20 Haziran 2013 Perşembe
Nasıl Bir Rejim İsterdiniz ?
Rejim menümüz, altta sıralanmıştır .
Dilediğinizi seçmekte özgürsünüz.
Hemen hepsi yıllanmıştır. Demokrasi ve Cumhuriyet hariç ...
Sanırım bu nedenle, bazılarına çok ucuz geliyor.
Oligarşi ( Tam da şu an bizim yaşadığımız )
Meritokrasi ( Uzun süredir hiç alakamız yok. )
Aristokrasi ( Soylu sınıfı mı ? Nerede )
Plütokrasi ( Eh buna biraz yakınız, money talk )
Cunta ( Bu da var, kontrolsüz güç, güç değildir . Pardon bu bir markanın sloganıydı : )))
Talassokrasi ( Deniz'de birşeyler var, ama yakınından bile geçmiyoruz )
Teknokrasi ( Devletin akil adamlarını sayarsak , belki ama Hülya Avşar bizi nereye götürür ... Siz karar verin . ; (( )
Monarşi ( Bayağı yakınındayız )
Otokrasi ( Bu rejim şekli size kimi çağrıştırıyor ? )
Despotizm ( Anlamı içinde saklı )
Diktatörlük ( Tek kişilik stand up )
Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir ( Yorumsuz )
Cumhuriyet, hükümet başkanının, halk tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimidir. Egemenlik hakkının belli bir kişi veya aileye ait olduğu monarşi ve oligarşi kavramlarının zıttıdır. ( Yorumsuz )
Bu yazıda, yoruma gerek yok. Daha bir sürü var, aralarından seçtiklerim bunlar. Hangisini yersiniz bilemem, menü bu ... Birini seçin : ))))
Ve Şems noktalar...
Şeriat der ki: Seninki senin, benimki benim. Tarikat der ki: Seninki senin, benimki de senin. Marifet der ki: Ne benimki var ne seninki. Hakikat der ki: Ne sen varsın, ne ben.
Başkaları Hayatı Daha Güzel Görebilsin Diye...
Lütfen, Ayşe Arman'ın bugün yayınladığı yazıyı okuyun. Ve mümkünse, olabildiğinizce tarafsız. Sadece, insan olarak. Üstünüze yapışmış tüm kimlikleri, sıyırıp atarak.
Efekan, 23 yaşında üniversite öğrencisi, gezi olaylarının tam kalbinde , uyumadan, panik içinde yaşananları, gayet basit, insanca anlatıyor.
Beni kalbimden vuran, bu sohbetin bir cümlesi " Başkaları hayatı daha güzel görebilsin diye, gözlerinden olan gençler vardı"
Kocaman yürekleriyle, düşüncelerini savunan minik bedenler. Bu ülke için .
Yıllarca hep söylediğim birşey vardı, 80 'li yıllarda doğan insanların çok azı hedefe sahip. Hemen zengin olmak, bir günde kariyer sahibi olmak dışında istekleri yok. Ama 90'lar gümbür , gümbür geliyor ve açığı onlar kapatacak.
80 doğumlular alınmasın, ancak istisnalar Kaide'yi bozmuyor. Hala aynı fikirdeyim, o dönemde garip bir vurdumduymazlık, para düşkünlüğü ve cehalet var. Arada çıkan bir kaç iyi de, tüm jenerasyonu kurtarmaya yetmiyor. O iyilerde, ailesi görgülü olan, çocuklarını her durumda iyi yetiştiren, azınlık bir kesim . Kime yetsin ?
Ancak 90'lar, ki bunu tamamen tarafsız söylüyorum, top yekün, dolu geliyorlar. Gayet politikler, öylesine kültürlü ve dolular ki, konuşurken Allah'tan elimde akıllı telefon var, İnternet'e bakabiliyorum diye dua ediyorsunuz. Sizi kifayetsiz bırakacak düzeyde, genel kültüre sahipler.
Sadece Türkiye ile değil, dünya ile iletişim içindeler , kapalı kutuda, balık gibi yaşamıyorlar . Bir KARTAL misali, tepeden bakıp harmanlıyorlar, olanı biteni.
Küçük insanlar değiller, onu, bunu çekiştirip, anlamsız dedikodularla saatlerini harcamıyorlar. Onlarla aynı masada oturmak, büyük bir zevk. Canlı kütüphane gibi her biri. Dopdolu, pırıl, pırıl aydınlık yüzleriyle, bir neslin belki hiç ilgilenmediği, şeyleri tartışıyorlar, çatır, çatır .
Onlara bakınca hep cenneti gördüm. Şimdi tüm Türkiye görüyor. Ve onlardan bir kısmının gözleri , göremeyen gözler, yürekler, insanlıktan uzaklaşmış, vicdanını cebinde taşıyan insanlar için kör oluyor .
Bütün bu olan biteni anlamak, neden bu kadar zor.
Gencecik zihinler anlarken, onların annesi, babası olan bizler, neden kifayetsiz kalıyoruz ? Akşam sohbetlerinde " Mangalda kül bırakmayan " Abi'lerimiz neden sus , pus oturuyor?
Bu kadar mı korktuk, bu ülkeden, polisimizden, yönetimimizden?
Peki ... Düşüncesi, inançları ne olursa olsun, sohbet eden, konuşan, paylaşan ülke biz değil miydik ?
Sabah evden çıkarken " Günaydın" diyen. Bakkal'ın önünden geçerken, el sallayıp " Hayırlı İşler" diye seslenen biz değil miydik ? Hepimizin ailesinde, başı örtülü bir akrabamız yok mu ? Ama kimsenin derdi yoktu, diğeri ile, diğeri diye birşey yoktu. Sağ, sol gibi siyasi ayrılıklardan bahsetmiyorum. İnsanların, komşuların, bu ülkede yaşayanların bir uyumu, harmonisi vardı. Karşıklık içinde, uyumla yaşayıp gidiyorduk ki bu bizim geleneğimizde var. Asla Ari ırk olmadık ki. Bana göre, hala yok aslında. Olsa, tamamen zıt görüşte olan insanlarla, bu kadar saygılı bir iletişim kuramazdım.
Birileri, kardeşi kardeşe kırdırmaya çalışıyor . Uyanalım lütfen. Bu oyun ne zaman başladı?
Satrancı oynayanlar için biçilmiş kaftandı bu ortam, parayı öne sürüp kör ettikleri, gözlerin içini boşalttılar .
60'lı yılların direnişçi ruhu, 70'lilerde zaten yok olmaya yüz tutmuştu, moderndi ama hala gelenekselci yapıları kırılmaya müsait değildi.
Hala küçüğünü sevip, koruyan, büyüğüne saygı duyan bir nesildik. Kökümüzden söküp, jenerasyonlar arasındaki bağı , birleştirici köprüyü yıkıp, arayı açamazlardı. Az da olsa, abilerimizden kalma direniş ruhu, en sade haliyle, tam olarak anlamasakta liberallik, yozlaşmamış iş gücü, sabır mevcuttu o nesilde. Çünkü, markalar hayatımıza çığ gibi düşüp gözümüzü kör etmemişti. Hala " Gırgır" "Teksas Tommiks" koleksiyonu yapıyorduk. Saftık, temizdik. Komşu teyze önemliydi, başkasının bacısına yan gözle bakılmazdı. Dallas , flamingo filan, acayip aykırıydı hala hepimiz için . Kültürlerimiz , yaşayışlarımız yakındı. BMW, MERCEDES leblebi gibi satılmıyordu , sahip olanlarda statü sembolü olarak değil, imkanı olduğu için biniyordu.
Ne olduysa, 80 kuşağında oldu. Birdenbire herşeyi gördük. Hazırlıklı değildik. Aileler, çocuklarının görgüsünü koruyamadı. Özenti, harcayan , tüketen, okumayan bir nesil yarattık. El birliğiyle, kocaman üstümüze oynanan bir oyunun piyonu olduk.
80'li kuşağın üstüne oynanan oyun buydu . Jenerasyonlar arası bağı, sonsuza dek koparıp, yeni , a politik, kapitalist, hedefsiz bir nesil yaratmak . Nesiller arası iletişimi koparmak , kökten kurutmak.
Bu arada birileri bunu istedi, birileri kullandı, durumu gören bir kaç kişi de bir şey yapamadı.
AB, gümrük birliği, petrol anlaşmaları, Kürt sorunu, tarlalarımız, ekinlerimiz yok edildi.
Dışarıya bağımlı hale geldik buğdayı satarken, pamuk tarlalarında gezerken. Köy, kente göç etti düzen bozuldu. Mutsuz mu, mutsuz insanlar yaratıldı. Çiftçi ağa, kapıcı yapıldı. Ezildi. Hepsi bilerek, sabırla yapıldı. Birbirine bağlı değil gibi görünse de değil. Daha neler, neler...
Geçmişte olan biten acıları yaşamamışcasına, kapitalist olmuştu zaten bir kuşak. Vatan, Millet, Sakarya ... Bla bla bla...
Zaten gencecik oturmamış bir Cumhuriyetin bekçileriydik, ama hepimiz kendi derdimize düştük.
94 yılında öğretmenlik yaparken, müfredatı eleştiren bir rapor hazırlayıp, Milli Eğitim'e iletmiştim, daha 24 yaşında, gencecik bir öğretmendim. Bir kaç ay sonra çağırdılar , " Raporunuz çok doğru noktalara değinmiş, haklısınız ama birşey yapamayız " dediler . O zamanda dolu olmayan bir müfredat vardı, şimdi bomboş.
Bir ülkeyi yok etmenin en kolay yolu cahilleştirmek, iyi eğitim için, eşit haklar için tartışmalıyız ki, parası olan, olmayan öğrensin, okusun. Özel okulları , dershaneleri tartışmalıyız önce... Ki , 25 yıl sonrasını kurtaracak, köklü adımlar atalım. Ailelerin eğitilmesini tartışalım.
Meslek okulları , enstitüleri yaşatmalıyız ki, bomboş üniversite mezunları yaratmak, kadro için üniversite açmak yerine, iş bilen, yapabilen , donanımlı, meslek sahibi, lise mezunlarımızda olsun. Herkes müdür olmak için işe başvurmasın, olamayınca işsiz kalmasın. Branşlaşan bir nesil yaratalım. İşini bilen deyince " üçkağıt" anlamayan.
Anlatmak istediğim, olan biten, Akp ile başlamış değil, onunla da son bulmayacak.
Derindeki dertleri görmeden, birşeyleri kökten çözmek mümkün değil.
Bu ülkede, hiç bir vasfın olmasa da, iki şeyi kolayca yapabilirsin , 1. Millet vekilliği 2. Patronluk
Bizim ülkemizin, baş düşmanı cehalet. Okumayı öğrenmeliyiz önce, medenice tartışmayı. Hangi fikirde olursak olalım. Sen, ben değil... Biz diyebilmeliyiz.
Demeliyiz ki, bizim körleşmiş gözlerimiz, yıllardır süregelen sessizliğimiz, anlamsız çekişmelerimiz, devamlılığı olmayan fikirlerimiz, kapitalizm çarklarında ezilmiş, sofra sohbetleri altına gizlenmiş sahte liberalliğimiz için , tazecik fidanlar kör olmasın.
90'lar önceki tüm nesillerin derdini, kifayetsizliğini, iki yüzlülüğünü, yozlaşmışlığını, cehaletini, sırtına yüklenip ezilmesin.
Onlara herşeyden çok ihtiyacımız var.
Herkes önce kendini eleştirmeyi öğrenmeli bu ülkede . Hep başkalarını suçlamak kolay , ama çok acizce.
Tepki vermek güzel, ama tencere tavayla, karanlıktan aydınlığa çıkılmayacağı da aşikar.
Herkes, birilerini eğitmeye başlasın önce, başka çevrelerle konuşmaya, kendini tanıtmaya.
Çocuk okutsun, ama sadece parayla değil, evine konuk olsun, konuk etsin, vakit geçirsin, farklılıkları görmesini sağlayalım.
Kimse, kimseyi ezmesin hiç bir durumda.
Savaşarak anlatmayalım, anlatılmasına izin vermeyelim.
Bir kişi değişir, dünya değişir.
Hepimiz bir çocuğa dokunalım, bizden farklı Kültür'de . O evlendiğinde attığımız imza iki, üç, beş olacak belki.
Çevresini değiştirecek etkileyecek .
Olumlu olan herşey, hızla yayılır.
Başlamak, bitirmenin yarısı. Bir çocukla olmaz demeyin, olur neler olur.
Biz 19, 20 yaşındaki çocuklarımızı kör edenlere, çocukların gözlerini açarak cevap verelim.
Cehaleti, ayrımcılığı ancak kendimizi tanıtarak aşabiliriz .
Belli olmaz, eğittiğiniz çocuklardan, bilim adamı, müzisyen, dünya liderleri çıkar belki.
Kenar mahallelere en son ne zaman gittiniz?
Şimdi tam vakti. Gerçek, sürekli, yapıcı ve kalıcı olacak olan bu.
Gidin, muhtara sorun, bir aileye , çocuklarına dokunun. Onlarla yemek yiyin , alışveriş yapın, kitap okuyun .
Hayatınızın bir kısmını onlara ayırın. Bakın o zaman, neler değişiyor.
Yine Şems ile noktalamak istiyorum yazımı...
Bir şey yap, güzel olsun. Çok mu zor ? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi dönmüyor ? Öyleyse güzel bir şey gör veya güzel bir şey yaz. Beceremez misin ? O zaman güzel bir şeye başla. Ama hep güzel şeyler olsun. Çünkü; Her insan ölecek yaşta…
Hayata tepeden bakarsan insanların sadece tepesini görürsün. Hayata daima insanlarla aynı mesafeden bak. O zaman insanların hem yüzünü, hem kalbini görürsün.
15 Haziran 2013 Cumartesi
Bu Hayat Güzel...
Yol almak için , yolun açık olması lazım. Yolda engeller var ise, açmak için sabır ve çaba lazım. Armut piş, ağzıma düş, diye beklemek olmaz.
Ama, tam tersi bir durumda, siz her çabayı göstermenize rağmen, yoldaki tıkanıklık bitmiyorsa, hayatınızı o yol için harcamanında manası yoktur.
Herşeyi kararında yapmak ve vakti gelince olmayacak şeyi bırakmayı da bilmek önemli bu hayatta.
Olacağı varsa, ne olursa olsun olacaktır zaten.
Sabrınızı, doğru işler ve insanlar için tüketmelisiniz, aksi takdirde, biter ve çok gerekli olduğu zaman,aynı sabrı içinizde bulamayabilirsiniz.
Hayata tutunmak için, kimseden medet ummamayı, acı yada tatlı öğrenmeye çalışmak çok önemli. Öyleymiş, öğrendim de söylüyorum.
Yürüdüğünüz ayaklar sizin olmalı . Bir ağaç gibi, dimdik ayakta, bir kuş kadar hür olmalısınız önce.
Birilerine güvenip, birlikte yol almadan önce, zaten yürüyor olmalısınız. Yoksa yıllarca adım, adım yürüdüğünüz yolları elinizden alıverirler, ve siz yolda yapayalnız kalırsınız. Emeğinize mi? Geçen yıllarınıza mı? Ne ye üzüleceğinizi şaşırmış bir halde.
İnsan, önce ve sadece kendine güvenmeli . Asla ve asla kendinden çok bir başkasına değil. Güvendiğiniz dağlar, 4 mevsim karlı olabilir ve emeğiniz , sabrınız, gençliğiniz, boş yere, üstelik hiç kıymeti bilinmeden, uçar gider . Bu nedenle, her ne yapıyorsanız, sizin için önemi, öncelikli olmalı .
Önce kendi yolunuz olmalı, hele ki, kadınsanız . Babanızdan başka kimseye güvenmeden yol almayı öğrenmelisiniz. Çünkü hiç ama hiç kimse, sizi babanız gibi sevmez, korumaz, itina göstermez. Baba gibi diye bir şey olmaz, çünkü başkaları size asla onun şefkati ile bakmaz, siz öyle sansanız dahi. İnsanlar bencildir, kendi keyifleri için Yaşar ve sizi sömürürler, üstelik bunun hakları olduğunu dahi düşünebirler.
Bu nedenle, önce kendinizi tanımalı, ne istediğinizi bilmeli ve sınırlarınızı öğrenmelisiniz. Önemli olan sizsiniz.
Bunu söylemem , 40 yıla, binlerce uykusuz geceye mal oldu ama mutluyum, çünkü bu yıllarda öğrendim. Kendimi, insanları, ayakta durmayı, düşünmeyi, hayal kırıklığını, mutlu olmayı, tökezlemeyi, sevmeyi, paylaşmayı, ekip kurmayı, dürüst olmayı, dünyayı , yıkılmayı, küllerimden tekrar, tekrar doğmayı, beni gerçekten sevenleri, sevgisiz iki yüzlüleri ... Çok şey öğrendim. Hayat öğretiyor . Bazen tatlı, tatlı... Bazen acı, acı...
Olsun yine de güzel. Sadeleşmek, daha basit şeylerle mutlu olmak, insanları mutlu etmeye çalışmak güzel.
Bu hayat güzel, ara sıra durup düşünmeyi , mola vermeyi öğrenmek en güzeli.
Kimse hiç bir şeye karar vermezken , hızla karar vermek yerine, düşünmek, mola vermek, kendi gerçeğine erişmek için , sırf kendine odaklanıp, aslını keşfetmek, daha derine inmek, gözden kaçırdıklarını görmek, en azından görmeyi denemek...
Ne istediğini önce kendin anlamaya çalışmak , bu arada, gün ne getirirse , eyvallah deyip, yaşamak güzel.
Herşeyi kontrol etmek yerine, biraz oluruna birakmak güzel.
İnsanları kararlarında özgür bırakmak güzel.
İstemediğiniz ortamda bulunmama, istemediğiniz insanların yüzünü görmeme, sesini duymama hakkını kullanmanız güzel.
İyiliğin karşılıksız olduğunu anlamak ve kırılmamak güzel.
Bu hayatta, herşeyin yalan olduğunu anlamak ve eskisi kadar önemsemek güzel.
Herkese hak ettiği kadar değer vermek güzel.
Şems gibi düşünürken , bu kapitalist düzende ayakta kalmak ve ruhunu korumak güzel.
Bu hayat güzel.
Ama, tam tersi bir durumda, siz her çabayı göstermenize rağmen, yoldaki tıkanıklık bitmiyorsa, hayatınızı o yol için harcamanında manası yoktur.
Herşeyi kararında yapmak ve vakti gelince olmayacak şeyi bırakmayı da bilmek önemli bu hayatta.
Olacağı varsa, ne olursa olsun olacaktır zaten.
Sabrınızı, doğru işler ve insanlar için tüketmelisiniz, aksi takdirde, biter ve çok gerekli olduğu zaman,aynı sabrı içinizde bulamayabilirsiniz.
Hayata tutunmak için, kimseden medet ummamayı, acı yada tatlı öğrenmeye çalışmak çok önemli. Öyleymiş, öğrendim de söylüyorum.
Yürüdüğünüz ayaklar sizin olmalı . Bir ağaç gibi, dimdik ayakta, bir kuş kadar hür olmalısınız önce.
Birilerine güvenip, birlikte yol almadan önce, zaten yürüyor olmalısınız. Yoksa yıllarca adım, adım yürüdüğünüz yolları elinizden alıverirler, ve siz yolda yapayalnız kalırsınız. Emeğinize mi? Geçen yıllarınıza mı? Ne ye üzüleceğinizi şaşırmış bir halde.
İnsan, önce ve sadece kendine güvenmeli . Asla ve asla kendinden çok bir başkasına değil. Güvendiğiniz dağlar, 4 mevsim karlı olabilir ve emeğiniz , sabrınız, gençliğiniz, boş yere, üstelik hiç kıymeti bilinmeden, uçar gider . Bu nedenle, her ne yapıyorsanız, sizin için önemi, öncelikli olmalı .
Önce kendi yolunuz olmalı, hele ki, kadınsanız . Babanızdan başka kimseye güvenmeden yol almayı öğrenmelisiniz. Çünkü hiç ama hiç kimse, sizi babanız gibi sevmez, korumaz, itina göstermez. Baba gibi diye bir şey olmaz, çünkü başkaları size asla onun şefkati ile bakmaz, siz öyle sansanız dahi. İnsanlar bencildir, kendi keyifleri için Yaşar ve sizi sömürürler, üstelik bunun hakları olduğunu dahi düşünebirler.
Bu nedenle, önce kendinizi tanımalı, ne istediğinizi bilmeli ve sınırlarınızı öğrenmelisiniz. Önemli olan sizsiniz.
Bunu söylemem , 40 yıla, binlerce uykusuz geceye mal oldu ama mutluyum, çünkü bu yıllarda öğrendim. Kendimi, insanları, ayakta durmayı, düşünmeyi, hayal kırıklığını, mutlu olmayı, tökezlemeyi, sevmeyi, paylaşmayı, ekip kurmayı, dürüst olmayı, dünyayı , yıkılmayı, küllerimden tekrar, tekrar doğmayı, beni gerçekten sevenleri, sevgisiz iki yüzlüleri ... Çok şey öğrendim. Hayat öğretiyor . Bazen tatlı, tatlı... Bazen acı, acı...
Olsun yine de güzel. Sadeleşmek, daha basit şeylerle mutlu olmak, insanları mutlu etmeye çalışmak güzel.
Bu hayat güzel, ara sıra durup düşünmeyi , mola vermeyi öğrenmek en güzeli.
Kimse hiç bir şeye karar vermezken , hızla karar vermek yerine, düşünmek, mola vermek, kendi gerçeğine erişmek için , sırf kendine odaklanıp, aslını keşfetmek, daha derine inmek, gözden kaçırdıklarını görmek, en azından görmeyi denemek...
Ne istediğini önce kendin anlamaya çalışmak , bu arada, gün ne getirirse , eyvallah deyip, yaşamak güzel.
Herşeyi kontrol etmek yerine, biraz oluruna birakmak güzel.
İnsanları kararlarında özgür bırakmak güzel.
İstemediğiniz ortamda bulunmama, istemediğiniz insanların yüzünü görmeme, sesini duymama hakkını kullanmanız güzel.
İyiliğin karşılıksız olduğunu anlamak ve kırılmamak güzel.
Bu hayatta, herşeyin yalan olduğunu anlamak ve eskisi kadar önemsemek güzel.
Herkese hak ettiği kadar değer vermek güzel.
Şems gibi düşünürken , bu kapitalist düzende ayakta kalmak ve ruhunu korumak güzel.
Bu hayat güzel.
31 Mayıs 2013 Cuma
Budur ...
O hep, herşeyi bildi...
Bugün gezi parkı sadece bir simge...
Artık yeteeeeeeeeer demek için belki de son fırsat.
Susma, sustuktça sıra sana gelecek.
Bugün gezi parkı sadece bir simge...
Artık yeteeeeeeeeer demek için belki de son fırsat.
Susma, sustuktça sıra sana gelecek.
24 Mayıs 2013 Cuma
40 Yaş Kadını
40 yaş, bir kadın için, en önemli dönemeçlerden biri.
Artık, kendinizi gencim diye kandıramadığınız, ama olgunlaşmaktan haz ettiğiniz, azıcık da olsa, duyguya mantık kattığınız bir dönem.
40 yaş, kadın için ağır, hem de çok . Birileri sizi çok genç görse de, fiziksel olarak yaşınızın çok gerisinde olsanızda, fark etmiyor. Ruhunuz en az 40.
40 yaş, artık karar vermeliyim dönemi.
Yeterince duygularımla yaşadım, artık mantık lazım dönemi...
40 yaş, hiç bir kafese sığılamayacak bir dönem,
40 yaş, elden ayaktan düşmeden, tüm dünyayı gezecek dönem,
40 yaş, akıl ile akil arasındaki farkı algılayacak dönem,
40 yaş, başkalarını merkeze koymaktan kurtulup, kendine kıymet verilecek dönem,
40 yaş, onun için ne yapabilirim yerine, ne istiyorum denilecek dönem,
40 yaş bencilleşmek için harika bir yaş,
Seyahat etmek,
İstediğin yerde yemek,
İstediğin zaman uyumak, uyanmak, çalışmak ve aynı zamanda gönlünden geldiği gibi, ket vurulmadan yaşamak için karar mercinin sadece kendin olması gereken, kimseye uymayan, size has, başkaları için, çok feci bir dönem,
40 yaş, hayatındaki herkese, hey ben de varım dediğin bir dönem,
40 yaş, kırmak istemediğinden çok, kırılmak istemediğin bir dönem,
40 yaş, Çağlayan'ın tam tepesi,
Oraya kadar gelebilenlerin, o andan sonra, seninle aşağı atlayıp, atlayamayacağına karar vermesi gereken dönem,
40 yaş, sonbahar gelmeden, şortunla bahçede oturabileceğin son dönem.
Ya adam gibi, gönlünce , keyifle yaşarsın...
Ya, kış gelir, o baharı yana, yana ararsın.
40 yaş var ya 40 yaş...
Hata yapamayacağın kadar geç,
Dünyayı baştan yaratacak kadar güçlü,
Boyun eğmeyecek kadar sağlam,
Ama bir kez daha kırılmayacak kadar yorgun olursun,
Bir çok şey için erken, yeniden başlamak için,hata yapmak için geçtir 40...
Ama herşey içinde aslında, yeni bir başlangıç,
40 yaş, yorulmuş bir yüreğin, iyileşme zamanıdır aslında,
Atacağı her adımı doğru atmak için uğraşır,
40 yaşında bir kadın, hata yapmak istemez artık,
Yüreğinin götürdüğü yere gitmekten korkar,
Aklını dinlemeyi öğrenir,
Artık gidilen yol çok , varılacak yer az kalmıştır.
40 yaş, büsbütün, şekil değiştirdiğin bir noktadır aslında,
Karar verme zamanıdır.
Başkaları için değil, kendin için yaşama zamanıdır.
Başkalarının, seni düşünme zamanıdır.
Tek atımlık kurşunun vardır artık...
Zor zamandır, çok zor...
Artık, kendinizi gencim diye kandıramadığınız, ama olgunlaşmaktan haz ettiğiniz, azıcık da olsa, duyguya mantık kattığınız bir dönem.
40 yaş, kadın için ağır, hem de çok . Birileri sizi çok genç görse de, fiziksel olarak yaşınızın çok gerisinde olsanızda, fark etmiyor. Ruhunuz en az 40.
40 yaş, artık karar vermeliyim dönemi.
Yeterince duygularımla yaşadım, artık mantık lazım dönemi...
40 yaş, hiç bir kafese sığılamayacak bir dönem,
40 yaş, elden ayaktan düşmeden, tüm dünyayı gezecek dönem,
40 yaş, akıl ile akil arasındaki farkı algılayacak dönem,
40 yaş, başkalarını merkeze koymaktan kurtulup, kendine kıymet verilecek dönem,
40 yaş, onun için ne yapabilirim yerine, ne istiyorum denilecek dönem,
40 yaş bencilleşmek için harika bir yaş,
Seyahat etmek,
İstediğin yerde yemek,
İstediğin zaman uyumak, uyanmak, çalışmak ve aynı zamanda gönlünden geldiği gibi, ket vurulmadan yaşamak için karar mercinin sadece kendin olması gereken, kimseye uymayan, size has, başkaları için, çok feci bir dönem,
40 yaş, hayatındaki herkese, hey ben de varım dediğin bir dönem,
40 yaş, kırmak istemediğinden çok, kırılmak istemediğin bir dönem,
40 yaş, Çağlayan'ın tam tepesi,
Oraya kadar gelebilenlerin, o andan sonra, seninle aşağı atlayıp, atlayamayacağına karar vermesi gereken dönem,
40 yaş, sonbahar gelmeden, şortunla bahçede oturabileceğin son dönem.
Ya adam gibi, gönlünce , keyifle yaşarsın...
Ya, kış gelir, o baharı yana, yana ararsın.
40 yaş var ya 40 yaş...
Hata yapamayacağın kadar geç,
Dünyayı baştan yaratacak kadar güçlü,
Boyun eğmeyecek kadar sağlam,
Ama bir kez daha kırılmayacak kadar yorgun olursun,
Bir çok şey için erken, yeniden başlamak için,hata yapmak için geçtir 40...
Ama herşey içinde aslında, yeni bir başlangıç,
40 yaş, yorulmuş bir yüreğin, iyileşme zamanıdır aslında,
Atacağı her adımı doğru atmak için uğraşır,
40 yaşında bir kadın, hata yapmak istemez artık,
Yüreğinin götürdüğü yere gitmekten korkar,
Aklını dinlemeyi öğrenir,
Artık gidilen yol çok , varılacak yer az kalmıştır.
40 yaş, büsbütün, şekil değiştirdiğin bir noktadır aslında,
Karar verme zamanıdır.
Başkaları için değil, kendin için yaşama zamanıdır.
Başkalarının, seni düşünme zamanıdır.
Tek atımlık kurşunun vardır artık...
Zor zamandır, çok zor...
21 Mayıs 2013 Salı
KAPADOKYA'DA BALON KAZASI
Bugün, 3 kişinin ölümü ve yirmi'nin üstünde yaralı iel sonuçlandı, Kapadokya balon turu.
Eminim, hepimizin hayalinde olan bir şey balona binmek.
Gökyüzünden, Devr-i Alem yapabilmek, aynı çocukken okuduğumuz 80 günde Devr-i Alem gibi.
O zamanlar uçak yok, balon en önemli taşıt.
Çocuk aklımızda kalan en güzel anılardan biridir, eminim çoğumuz için.
Okunan, ilk kitaplardan biri. Altın Çocuk Kitapları serisi.
Bir çok insanı, seyahate meylettiren, hayal kurduran bir kitap.
Bay Fogg'un sakin hayatından çıkıp, atıldığı macera hepimizde heyecan yaratmıştır.
İşte o kitaptan aklımda kalan en önemli kare, Balon...
O balona binip seyahat etmesi, zorlukları aşması, iddiayı kazanmak için gösterdiği insan üstü çaba ve özveri.
Jules Verne'e ait bu kitabı kaç yaşında olursanız olun okuyun. Bir sürü şey anlatır, anlayana.
Çocuk kitabı gibi görmeyin sakın.
İşte tam bu noktada, sabah 3. sayfada gördüğüm haber çok üzdü. Balonlar sağlam, sert inişten kaynaklı olmuş ölümler. Bay Fogg, hayalinden sıyrılıp, gerçeğe döndüm bir anda. Sert bir iniş oldu gerçekten.
Doğayla dalga geçilmeyeceğini bilecek kadar spor yaptım. Denizin ortasında kalıp, hortuma yakalandınız mı hiç ? Olmaz demeyin olur.
Ya da, tırmanırken aniden çıkan rüzgar dengenizi alt üst etti mi ?
Karda yürürken gizli buzlanmadan kaynaklı, bir anda aşağı doğru kontrolsüzce kaydınız mı ?
Doğa ile oyun oynanmaz. Alır, ters yüz eder, atar adamı.
Çok, ama çok dikkatli olmak lazım.
Günde 190 balon kalkıyor , peki menzilleri neye göre hesaplanıyor.
Biraz daha fazla mı olmalı ?
Biz bilemeyiz, ama eminim , çok ayrıntılı düşünüldüğünde, olmaz diye düşünülen her şey, olabileceği hesaplanarak, ihtimaller arasına katıldığında, daha az canımız yanar, her konuda.
Kapadokya, muhteşem güzellikte bir yer. Gitmeyenler gitsin.
Balonlar bir harika. Binemedim, ama gördüm.
Ancak, hiç bir yetkili, biz güvenlik önlemi aldık suçumuz yok demesin. Her zaman iyinin, iyisi var.
Bir bebeğin, büyümesi kaç yıl ? Üç insan öldüğünde, problem yok, Allah'ın işi deyip işin içinden çıkamazsınız.
Daha iyi ne yapacağınızı düşünün ve onu anlatın herkese.
Bu vurdumduymazlık, gelip sizin ocağınıza ateş düşürmeden, aklınızı başınıza alın.
Turizm cenneti bir beldeyi, vurdumduymazlıkla bitirmeyin.
Eminim, hepimizin hayalinde olan bir şey balona binmek.
Gökyüzünden, Devr-i Alem yapabilmek, aynı çocukken okuduğumuz 80 günde Devr-i Alem gibi.
O zamanlar uçak yok, balon en önemli taşıt.
Çocuk aklımızda kalan en güzel anılardan biridir, eminim çoğumuz için.
Okunan, ilk kitaplardan biri. Altın Çocuk Kitapları serisi.
Bir çok insanı, seyahate meylettiren, hayal kurduran bir kitap.
Bay Fogg'un sakin hayatından çıkıp, atıldığı macera hepimizde heyecan yaratmıştır.
İşte o kitaptan aklımda kalan en önemli kare, Balon...
O balona binip seyahat etmesi, zorlukları aşması, iddiayı kazanmak için gösterdiği insan üstü çaba ve özveri.
Jules Verne'e ait bu kitabı kaç yaşında olursanız olun okuyun. Bir sürü şey anlatır, anlayana.
Çocuk kitabı gibi görmeyin sakın.
İşte tam bu noktada, sabah 3. sayfada gördüğüm haber çok üzdü. Balonlar sağlam, sert inişten kaynaklı olmuş ölümler. Bay Fogg, hayalinden sıyrılıp, gerçeğe döndüm bir anda. Sert bir iniş oldu gerçekten.
Doğayla dalga geçilmeyeceğini bilecek kadar spor yaptım. Denizin ortasında kalıp, hortuma yakalandınız mı hiç ? Olmaz demeyin olur.
Ya da, tırmanırken aniden çıkan rüzgar dengenizi alt üst etti mi ?
Karda yürürken gizli buzlanmadan kaynaklı, bir anda aşağı doğru kontrolsüzce kaydınız mı ?
Doğa ile oyun oynanmaz. Alır, ters yüz eder, atar adamı.
Çok, ama çok dikkatli olmak lazım.
Günde 190 balon kalkıyor , peki menzilleri neye göre hesaplanıyor.
Biraz daha fazla mı olmalı ?
Biz bilemeyiz, ama eminim , çok ayrıntılı düşünüldüğünde, olmaz diye düşünülen her şey, olabileceği hesaplanarak, ihtimaller arasına katıldığında, daha az canımız yanar, her konuda.
Kapadokya, muhteşem güzellikte bir yer. Gitmeyenler gitsin.
Balonlar bir harika. Binemedim, ama gördüm.
Ancak, hiç bir yetkili, biz güvenlik önlemi aldık suçumuz yok demesin. Her zaman iyinin, iyisi var.
Bir bebeğin, büyümesi kaç yıl ? Üç insan öldüğünde, problem yok, Allah'ın işi deyip işin içinden çıkamazsınız.
Daha iyi ne yapacağınızı düşünün ve onu anlatın herkese.
Bu vurdumduymazlık, gelip sizin ocağınıza ateş düşürmeden, aklınızı başınıza alın.
Turizm cenneti bir beldeyi, vurdumduymazlıkla bitirmeyin.
14 Mayıs 2013 Salı
FENERBAHÇE & GALATASARAY MASKESİNDE, MAHVOLAN TÜRKİYE VE BURAK YILDIRIM
Bu sabah gazeteleri açan anne, babaların içi eridi mi ?
Burak Yıldırım'ı görünce. Daha, 20 yaşında. Gencecik bir delikanlı, bir çoğumuzun evladı ile aynı yaşta.
Doğdurup, büyüttüğünüz, gece gündüz uğraştığınız evladınız, anlamsız bir maçın heyecanı içinde, eriyip giderse ne yaparsınız ?
Fidan gibi evladınız, baltayla yerinden kazınırsa ne yaparsınız ? Torun, torba beklerken, mürüvvetini göreceğim derken, üstüne toprak atacağınızı düşünür müsünüz ? Canınızdan daha değerli varlığınızın.
Ateş, düştüğü yeri yakar. Hepimize hava hoş, üzüldük, ama unutacağız günün telaşı içinde.
Fakat görmemiz gereken bir şey var. Artık her gün anlamsız bir ölüm haberi okuyoruz. Toplumda şiddet, intikam, acımasızlık aldı yürüdü. İnsanlar kızgın. Konuşamamaktan patlamak üzere. Ve toplum giderek kör ve dipsiz bir kuyuya itiliyor. Burak uzun süredir devam eden bir oyunun, son kurbanı sadece.
Biz toplum olarak, gelenek, görenek, saygı, sevgi, hoşgörü gibi kavramlarımızı yok etmeye devam eder, siz, biz, onlar, bunlar gibi ayrıştırılma çabalarına boyun eğmeye devam edersek, çok evlat,çok arkadaş, eş, dost kaybederiz. Ve belki kendi canımızı.
O gazete manşetindeki gencecik çocuk, bizim çocuğumuz olabilir. Aynı gemide yaşıyoruz. Aynı sokağı paylaşıyoruz. Bir gün hiç olmadık bir yerde, hiç olmadık bir şekilde, sizin ya da sevdiklerinizin canına kastedilebilir, hiç sebepsiz.
Artık yaşadıklarımızın aslında hepimizi ilgilendirdiğini görme vaktimiz gelmedi mi ?
Silkelenin, uyanın kendinize gelin Ey Türkiye...
İnanılmaz bir düşmanlık var herkeste, çeşit, çeşit. Toplum agresif, herkes birbirine bir bahane ile düşman.
Takım taraftarları birbirine düşman,
Hey !!! Bu sadece spor, siz birbirinizi yerken, milyarlarca lira alan, oyuncular, yöneticiler, maçtan sonra gezmeye gidiyor. Spor keyiftir, savaş değil. Uyanın ve kendinize gelin.
Baş örtülüler, açıklara düşman ya da tam tersi.
Böyle algılansın isteniyor, birileri tarafından, kimse, kimseye düşman filan değil. Böl, parçala, yönet politikasının, minik bir ayağı sadece. Ve ne yazık ki, çok iyi işliyor. Hepiniz bir düşünün, bir insanı gerçekten neden seversiniz ? Üstü başı yüzünden mi ? Örtü dediğin kılıf bile değil, kılıf tendir, o kadar. Aklını, zekasını, sohbetini, kalbini seversiniz insanın. Ne giydiği, değildir önemli olan. Hele bunu tamamen politik sebeplerle pompalayan bir iktidar varken hiç değildir.
Zenginler , fakirlere, fakirler, zenginlere düşman...
Çocukken gayet iyi hatırlarım, zengin malını saklardı, ayıp diye. Fakir olan fakirliğinden utanmazdı, zaten kimse de şu an ki kadar fakir değildi. Bölüşülürdük, paylaşırdık... Yanındaki aç uyurken, tok yatmazdı kimse. Şimdi, bu bile medya malzemesi. İnsanlara, bizim paralarımızla yardım yapılıp, tembelleştiriliyor ve fakirlikten kurtulamaz hale getiriyor. Balık tutmak yerine, hazır yemek öğretiliyor. Bilinçli olarak. Yardımın, imecenin, dini, dili, ırkı dahi yokken şimdi her şey ayrıştırıldı.
Göstere, göstere yardım yapılıyor. Çok çirkin. Oysa ki yardım dediğin, edebiyle, sessizce onur kırmadan yapılır. Fakirleşen insan, zengin düşmanı oluyor. Dizilerde garip bir şatafat, sanki herkes köşkte, yalıda oturuyor gibi. Körükleniyor da, körükleniyor. Bunların hepsi, oyunun bir parçası. Zenginler artık eskisi kadar yardım etmez oldu, bu düşmanlıktan, yardımlarının yanlış ellere gittiğini görmekten, zenginlik edeple taşınmadığından, para bir ayakların altında değil, baş üstünde taşındığından. İnsanlar insanlığını kaybediyor git gide.
Polis, askere düşman, asker, polise...
Partiler birbirine düşman...
Başarısız olanlar, başarılı olana düşman...
Kadınlar erkeklere, erkekler kadınlara düşman...
Bu liste o kadar uzun ki... Siz aklınıza geleni ekleyin.
Korkuyorum artık bu ülkede yaşamaktan. Mutlu huzurlu, sevgi dolu çocukluğumu özlüyorum.
Solcu,Sağcı , İslamcı, Fettulahcı, Akp li, Chp li olmak istemiyorum. Mutlu, huzurlu çevremdekilere dostça bakarak, merhaba, iyi akşamlar diyerek yaşamak istiyorum.
Görünmez bir savaşın içinde yok olup giden canların acısını tüm kalbimle hissediyorum.
Ve şu an herkese lütfen biraz çaba gösterin diyorum.
Sabah uyanınca, tanımadığınız kişilere '' Günaydın'' demeyi hatırlayın.
Trafikte bir terslik olursa '' Hoşgörü '' göstermeyi hatırlayın.
Birine kızdığınızda '' İntikam '' almak yerine konuşmayı hatırlayın.
Ve dün kızdığınız şeye, beş yıl sonra da kızmayacaksanız kızmamayı unutmayı, hoşgörmeyi şiar edinin kendinize.
Bu ülkede yaşayanları, bu kadar kızgın yapan her neyse, herkes eğer tek başına pozitif bir şeyler yaparsa, ve bunu bir diğerine aşılarsa altından kalkarız emin olun.
Bu ülke, bu kadar kötü olamaz.
Bugün gencecik Burak Yıldırım, eğer bıçaklayan kişiye bir miktar hoşgörü, biraz kültür, aşılansaydı bu yazının, bütün haberlerin konusu olmayacaktı.
İçi boşaltılan bedava dağıtılan kitapların, sınıfta kalmanın dahi bitip gittiği tamamen yok olan eğitim sisteminin, zavallılaştırılmaya çalışılan toplumun, cehaletin yansımaları bunlar ve ne yazık ki her gün çığ gibi büyüyor.
Hiç birimiz alakadar olmuyoruz, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyoruz. Ama dokunur. İnanın dokunur.
Burak Yıldırım'ı görünce. Daha, 20 yaşında. Gencecik bir delikanlı, bir çoğumuzun evladı ile aynı yaşta.
Doğdurup, büyüttüğünüz, gece gündüz uğraştığınız evladınız, anlamsız bir maçın heyecanı içinde, eriyip giderse ne yaparsınız ?
Fidan gibi evladınız, baltayla yerinden kazınırsa ne yaparsınız ? Torun, torba beklerken, mürüvvetini göreceğim derken, üstüne toprak atacağınızı düşünür müsünüz ? Canınızdan daha değerli varlığınızın.
Ateş, düştüğü yeri yakar. Hepimize hava hoş, üzüldük, ama unutacağız günün telaşı içinde.
Fakat görmemiz gereken bir şey var. Artık her gün anlamsız bir ölüm haberi okuyoruz. Toplumda şiddet, intikam, acımasızlık aldı yürüdü. İnsanlar kızgın. Konuşamamaktan patlamak üzere. Ve toplum giderek kör ve dipsiz bir kuyuya itiliyor. Burak uzun süredir devam eden bir oyunun, son kurbanı sadece.
Biz toplum olarak, gelenek, görenek, saygı, sevgi, hoşgörü gibi kavramlarımızı yok etmeye devam eder, siz, biz, onlar, bunlar gibi ayrıştırılma çabalarına boyun eğmeye devam edersek, çok evlat,çok arkadaş, eş, dost kaybederiz. Ve belki kendi canımızı.
O gazete manşetindeki gencecik çocuk, bizim çocuğumuz olabilir. Aynı gemide yaşıyoruz. Aynı sokağı paylaşıyoruz. Bir gün hiç olmadık bir yerde, hiç olmadık bir şekilde, sizin ya da sevdiklerinizin canına kastedilebilir, hiç sebepsiz.
Artık yaşadıklarımızın aslında hepimizi ilgilendirdiğini görme vaktimiz gelmedi mi ?
Silkelenin, uyanın kendinize gelin Ey Türkiye...
İnanılmaz bir düşmanlık var herkeste, çeşit, çeşit. Toplum agresif, herkes birbirine bir bahane ile düşman.
Takım taraftarları birbirine düşman,
Hey !!! Bu sadece spor, siz birbirinizi yerken, milyarlarca lira alan, oyuncular, yöneticiler, maçtan sonra gezmeye gidiyor. Spor keyiftir, savaş değil. Uyanın ve kendinize gelin.
Baş örtülüler, açıklara düşman ya da tam tersi.
Böyle algılansın isteniyor, birileri tarafından, kimse, kimseye düşman filan değil. Böl, parçala, yönet politikasının, minik bir ayağı sadece. Ve ne yazık ki, çok iyi işliyor. Hepiniz bir düşünün, bir insanı gerçekten neden seversiniz ? Üstü başı yüzünden mi ? Örtü dediğin kılıf bile değil, kılıf tendir, o kadar. Aklını, zekasını, sohbetini, kalbini seversiniz insanın. Ne giydiği, değildir önemli olan. Hele bunu tamamen politik sebeplerle pompalayan bir iktidar varken hiç değildir.
Zenginler , fakirlere, fakirler, zenginlere düşman...
Çocukken gayet iyi hatırlarım, zengin malını saklardı, ayıp diye. Fakir olan fakirliğinden utanmazdı, zaten kimse de şu an ki kadar fakir değildi. Bölüşülürdük, paylaşırdık... Yanındaki aç uyurken, tok yatmazdı kimse. Şimdi, bu bile medya malzemesi. İnsanlara, bizim paralarımızla yardım yapılıp, tembelleştiriliyor ve fakirlikten kurtulamaz hale getiriyor. Balık tutmak yerine, hazır yemek öğretiliyor. Bilinçli olarak. Yardımın, imecenin, dini, dili, ırkı dahi yokken şimdi her şey ayrıştırıldı.
Göstere, göstere yardım yapılıyor. Çok çirkin. Oysa ki yardım dediğin, edebiyle, sessizce onur kırmadan yapılır. Fakirleşen insan, zengin düşmanı oluyor. Dizilerde garip bir şatafat, sanki herkes köşkte, yalıda oturuyor gibi. Körükleniyor da, körükleniyor. Bunların hepsi, oyunun bir parçası. Zenginler artık eskisi kadar yardım etmez oldu, bu düşmanlıktan, yardımlarının yanlış ellere gittiğini görmekten, zenginlik edeple taşınmadığından, para bir ayakların altında değil, baş üstünde taşındığından. İnsanlar insanlığını kaybediyor git gide.
Polis, askere düşman, asker, polise...
Partiler birbirine düşman...
Başarısız olanlar, başarılı olana düşman...
Kadınlar erkeklere, erkekler kadınlara düşman...
Bu liste o kadar uzun ki... Siz aklınıza geleni ekleyin.
Korkuyorum artık bu ülkede yaşamaktan. Mutlu huzurlu, sevgi dolu çocukluğumu özlüyorum.
Solcu,Sağcı , İslamcı, Fettulahcı, Akp li, Chp li olmak istemiyorum. Mutlu, huzurlu çevremdekilere dostça bakarak, merhaba, iyi akşamlar diyerek yaşamak istiyorum.
Görünmez bir savaşın içinde yok olup giden canların acısını tüm kalbimle hissediyorum.
Ve şu an herkese lütfen biraz çaba gösterin diyorum.
Sabah uyanınca, tanımadığınız kişilere '' Günaydın'' demeyi hatırlayın.
Trafikte bir terslik olursa '' Hoşgörü '' göstermeyi hatırlayın.
Birine kızdığınızda '' İntikam '' almak yerine konuşmayı hatırlayın.
Ve dün kızdığınız şeye, beş yıl sonra da kızmayacaksanız kızmamayı unutmayı, hoşgörmeyi şiar edinin kendinize.
Bu ülkede yaşayanları, bu kadar kızgın yapan her neyse, herkes eğer tek başına pozitif bir şeyler yaparsa, ve bunu bir diğerine aşılarsa altından kalkarız emin olun.
Bu ülke, bu kadar kötü olamaz.
Bugün gencecik Burak Yıldırım, eğer bıçaklayan kişiye bir miktar hoşgörü, biraz kültür, aşılansaydı bu yazının, bütün haberlerin konusu olmayacaktı.
İçi boşaltılan bedava dağıtılan kitapların, sınıfta kalmanın dahi bitip gittiği tamamen yok olan eğitim sisteminin, zavallılaştırılmaya çalışılan toplumun, cehaletin yansımaları bunlar ve ne yazık ki her gün çığ gibi büyüyor.
Hiç birimiz alakadar olmuyoruz, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyoruz. Ama dokunur. İnanın dokunur.
9 Mayıs 2013 Perşembe
Yeşil Pasaportumu İstiyorum
Babam öldüğünde bu devlet, 42 sene çalışmış olmasına rağmen, konusunda uzman olduğu için, emekli olması istenmediğinden, iş başında vefat etti diye neler mi oldu ?
Kazanılmış hakları resmen gasp edildi. Neden ?
Şimdi bakıyorum, devlet istediğini anında yapıyor.
Babamdan ötürü doğan bizim haklarımızda uçup gitti.
Şimdi gazeteyi okurken içim sızlıyor .
Sözüm meclisten dışarı, ancak babam gece yarısı bile arıza olduğunda kalkıp giden, bazen iş yerinde 32 saat bile vakit geçiren bir insandı.
Üstelik vericilerle uğraştığı için , tehlikeli bir işi vardı . Yüksek voltaj.
Ne oldu? Veraset vergileri alındı, maaşı ikramiyesi kesildi. Geride kalan anneme, kuş gibi bir para verildi. Üstelik bu adam asla bankamatik memuru olmamış, fazlasıyla çalışmış bir adamdı.
Erkenden aramızdan ayrıldı, torunlarını sevemedi, bazılarını göremedi bile.
Şimdi , eski vekillerin dağdaki eşleri bile pasaport alıyor.
Ayıp çok ayıp.
En ayıp kısmı da, hiç bir konuda anlaşamayan, " Seçtiklerimiz " çıkarları söz konusu olunca, bir dakikada uzlaşıyor .
Sevgili parti liderleri, Sayın Başbakanım...
Madem bu kadar adaletlisiniz,
Ben de sizden, babamın öldü diye verilmeyen haklarını istiyorum.
Yeşil pasaportumu, yine o öldü diye vermiyorsunuz, onu da istiyorum.
Alınan veraset vergilerini de geri istiyorum.
Bu durumu , daha önce yaşamış benim gibi herkese, kazanılmış ancak haksızca, elinden alınmış olanların haklarının iadesini istiyorum.
Çok şey mi istiyorum ?
Mevlana yaşadığı dönemde, tamda şu an olan biteni öyle güzel anlatmış ki. İşte ben de sizden tam da bunu istiyorum.
Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Kazanılmış hakları resmen gasp edildi. Neden ?
Şimdi bakıyorum, devlet istediğini anında yapıyor.
Babamdan ötürü doğan bizim haklarımızda uçup gitti.
Şimdi gazeteyi okurken içim sızlıyor .
Sözüm meclisten dışarı, ancak babam gece yarısı bile arıza olduğunda kalkıp giden, bazen iş yerinde 32 saat bile vakit geçiren bir insandı.
Üstelik vericilerle uğraştığı için , tehlikeli bir işi vardı . Yüksek voltaj.
Ne oldu? Veraset vergileri alındı, maaşı ikramiyesi kesildi. Geride kalan anneme, kuş gibi bir para verildi. Üstelik bu adam asla bankamatik memuru olmamış, fazlasıyla çalışmış bir adamdı.
Erkenden aramızdan ayrıldı, torunlarını sevemedi, bazılarını göremedi bile.
Şimdi , eski vekillerin dağdaki eşleri bile pasaport alıyor.
Ayıp çok ayıp.
En ayıp kısmı da, hiç bir konuda anlaşamayan, " Seçtiklerimiz " çıkarları söz konusu olunca, bir dakikada uzlaşıyor .
Sevgili parti liderleri, Sayın Başbakanım...
Madem bu kadar adaletlisiniz,
Ben de sizden, babamın öldü diye verilmeyen haklarını istiyorum.
Yeşil pasaportumu, yine o öldü diye vermiyorsunuz, onu da istiyorum.
Alınan veraset vergilerini de geri istiyorum.
Bu durumu , daha önce yaşamış benim gibi herkese, kazanılmış ancak haksızca, elinden alınmış olanların haklarının iadesini istiyorum.
Çok şey mi istiyorum ?
Mevlana yaşadığı dönemde, tamda şu an olan biteni öyle güzel anlatmış ki. İşte ben de sizden tam da bunu istiyorum.
Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
29 Nisan 2013 Pazartesi
Arma Araç Takip Sistemleri
Bu siteyi takip eden herkesten, büyük bir dayanışma ve destek bekliyorum.
Bu kez, bir iş kadını olarak.
Çevrenizde araç sahibi olan her kim varsa, ola ki araç takip almak isterse, 13 yıldır Ana Dağıtıcı olarak bu işi yapan ve sektörün en eskisi olan kişiyi tavsiye edin lütfen.
Herşeye sıfırdan başlamış bir iş kadınını.
Lütfen bizi,
www.armaaractakip.com'dan ve
Facebook/armaaractakip.com' a kayıt olarak takip edin ve önerin.
Destekleriniz için, binlerce teşekkürler.
Bu çorbaya attığınız bir damla tuz, bizim için çok kıymetli .
Bu kez, bir iş kadını olarak.
Çevrenizde araç sahibi olan her kim varsa, ola ki araç takip almak isterse, 13 yıldır Ana Dağıtıcı olarak bu işi yapan ve sektörün en eskisi olan kişiyi tavsiye edin lütfen.
Herşeye sıfırdan başlamış bir iş kadınını.
Lütfen bizi,
www.armaaractakip.com'dan ve
Facebook/armaaractakip.com' a kayıt olarak takip edin ve önerin.
Destekleriniz için, binlerce teşekkürler.
Bu çorbaya attığınız bir damla tuz, bizim için çok kıymetli .
23 Nisan 2013 Salı
DÜNYANIN EN YÜCE TAHTINA ÇIKSAN DA...
Bu hayatta gerçek olan ne var ?
Ne doğru, ne yanlış acaba...
Tercihlerinin önünde dağ gibi ayakta duran, minicik bedenler mi ?
Yoksa tercihlerini düşünmeye bile korkan, diğerleri mi ?
Hayat, sadece insanın kendi tercihlerinden örülüdür bence.
Tercih edemeyeceğimiz tek şey, ailemiz. İşte orada şans faktörü var, ya milli piyangodan büyük ikramiye çıkar, ya da çıkmaz. Aman yanlış anlamayın, piyango dediğim para değil, sevgisi, ilgisi, bağlılığı olan bir aile. Üstüne parası da olursa ! Ne ala. Ama öncelik ilgi, sevgi. Yoksa adam da olunmaz, kadında. Bu hayatta ayakta durmak için, en önemli şey, koca yürekli, kocaman kucağı olan, sıcacık bir aile her şeyden önce.
Tercihleriniz başlar sonra bir bir...İyisiyle,kötüsüyle, geri kalanı, kişisel bir şeydir. Ne kadar paylaşsanız da, asıl olanı yalnızken yaşarsınız, yalnız kendinizle paylaşırsınız aslında.
Ne bir eksik, ne bir fazla. Öyle davudi sözlere gerek bırakmaz hayat zaten. Ne tercih ettiyseniz, orada bir kader bekler sizi. Onu yaşarsınız. Elinizde sihirli değnek olmadığını anlatır bazen, bazen de sihrin en büyüğünü verir ellerinize.
Ama tercih sizindir, oraya kadar bir hakkınız var. Gerisi boş.
Ne yaparsanız yapın,olanları, olacakları bir yere kadar engelleyebiliyor ya da değiştirebiliyorsunuz.
Ölecekseniz, öleceksiniz mesela.. Lamı cimi yok.
Sevecekseniz, seveceksiniz.
Anlamlar yüklemeye, yordamaya gerek yok.
İyiyseniz iyisiniz, kim, size ne derse desin. Ve kötüyseniz de, öyle kalacaksınız.
Birileri gelip, size iyi olduğunuzu ya da kötü olduğunuzu söylese de, özünüz değişmeyecek.
Bu hayatı yaşadıkça daha mağrur, daha naif olmak doğru olan belki de. Çünkü aynaya baktığınızda, tek bir günün bile geri dönüşü olmadığını anlıyor insan.
Ve her gün, her an, en az bir önceki kadar güzel ve anlamlı imzalar atmak istiyor, bu dünyada kaldığı sürece.
Çünkü büyüyüp,olgunlaştıkça, daha iyi anlıyor ki, belki bir an sonra olmayacak bu hayatta. Her nefes, bir ödül aslında.
Her su, yoluna akar bir gün mutlaka. O ve ya bu şekilde, zorlamanın anlamı yok. Çaba göstermeli elbet, ama makul ve mantıklı ölçülerde.
Olmayacak duaya, amin dememeli. Kendini anlamayan insanlar için, fazladan, kıymetli vaktinin bir dakikasını bile vermemeli.
Kimse için, kendini merkezden çekmemeli. Ama ölçüyü kaçırıp, bencillik çukuruna da asla düşmemeli. Başkalarını eleştirdiği kadar, ama en az o kadar kendini eleştirmeli yontmak için. Bu dünyanın bir gemi olduğunu görmeli. Gemi her gün küçülür, bunu bilmeli.
Önce insan, kendini sevmeli, kendisine değer vermeli. Sonra, oksijeni uzatmalı başkasına. Ama sevgiyle...
Ve kendisine bahşedilen mucizeleri görebiliyor ise, mutlu olmalı.
O zaman, bu hayatı sevecek yüreğe, bozulmamış bir ruha, ve tevazuya yaklaşıyor demektir.
Her gece şükrederek yatağa yatıp, her ne olursa olsun, derdi olan derman verip, bizleri eğittiği için, Yaradana dua etmekte bir tercih, tam tersini yapıp hayata küsmekte, hayattan hıncını alamamakta.
Sevgiyi, dostluğu, aşkı, bu hayatı değerli kılan her ne varsa, hepsini dolu, dolu yaşamak en güzel olanı.
Pişman olmadan, yanıp, yıkılmadan. Bu da büyüklük, her ne olduysa oldu deyip, gülerek anmak, yaşanan geçmişi, ve saygıyla karşılamak geleceği.
Ve tüm bunları düşünüp, anı yok etmeden devam etmek.
Hayatta her şey var. Ve hep olacak. O bir yol, varılacak bir nokta değil. Bu yolda mutlu olmayı beceremeyenler için zor, yolun cesaret işi olduğunu bilenler için, maceracı ve keyifli.
Siz neresinden bakıyorsanız, bu hayat o işte. Acı ya da tatlı ne fark eder. Bazısı acıyı sever, bazısı tatlıyı. Her durum için, herkesin ayarı farklı. Keşke elimizde sihirli bir değnek olsaydı da, herkesin yüreğine sadece olumlu duygular zerk edebilseydik, ne hoş olurdu. Ama olmaz.
Bazı insanları gözü kör, yüreği taş, kulağı sağır olur. Onları aydınlatmaya çalışmak, sadece nafile bir çabadan ibarettir, ama yine de denemek lazım. Neden olmasın ? Mucizeye inananlar için, denenesi bir yol. Ayrıca geliştirici.
Bir nefes hayat, ya da dolu, dolu alacaksınız, ya tıkanıp kalacaksınız. Kızmak yerine sevmek, küsmek yerine konuşmak, kıskanmak yerine hayran olmak, öldürmek yerine yaşatmak bir tercih.
Tem tersi de...
Ama biliyorum ki, yüreğiniz gerçekten temiz, uyuduğunuzda vicdanınız rahat ve ruhunuz dingin ise...
İşte o zaman, bir arpa boyu yol almışsınız demektir.
Hayat işte bu kadar kısa ve bir o kadar lezzetli bir şey.
Az ve ne kadar tadarsanız tadın, damağınızda doyumsuz ve bir lezzet olarak kalacak.
O tabağı tıka basa mideye indirmekte bir tercih, sakince tadına varıp ne olup bittiğini görmek, biraz aç kalıp paylaşmakta...
Hepsi sizin tercihiniz.
Bu yüzden, şu an her nerede ve ne düşünüyorsanız kimseyi bahane bulmayın, tek nedeni sizsiniz. Ve bunu değiştirecek olan tek neden de yine kendiniz.
Her zaman şems ile bitirmeyi severim yazılarımı ama bu kez hayran olduğum bir başka insanın sözleri ile noktalamak istedim.
'' Dünyanın en yüce tahtına da çıksanız, oturacağınız yer, kendi kıçınızın üstüdür ''
'' En derin yaralarla başlar, en derin gülücükler. En yüksek uçurumlardan düşerken öğrenirsin uçmayı. en derin denizlerde boğula, boğula becerirsin, tek bir nefesle yaşamayı ''
Friedrich Nietzsche
Yorum Sizin : )))
16 Nisan 2013 Salı
Zor çok Zor
Bu saçma sapan dünyada garip bir döngü var. Nedendir bilinmez !
Zor hersey çok zor deger bilene, gercek degeri başka değerlerle tahvil etmeyene. Herkes kendini kıymetli bilirken , asıl kıymet Allah'ın verdiğidir diyene. Kıymet bileni bulmak zor, insan gibi insan bulmak zor. Nasıl bi derstir bu, bilmek zor.
Bu hayatı, bencil olmadan yasamak çok zor. Hep vermek zor. Her gün ders almak zor. Boyun eğmeyene, neden eğmesi gerektiğini anlatmak zor. Ego denen, manyakça kodlanmış kıskacı kırmak zor.
Bu hayat, aptala yatmayan, çıkar için oruç bozmadan, adalet için savaşan aptallara zor, hem de çok zor.
Bu kadar kompleksli adamla uğraşıp dingin kalmak zor. Egoları ezip geçmek zor. Bu dünyada İNSAN gibi İNSAN olmak zor çok ama çok zor. Hatta imkansız
Ama hala varız, size rağmen ayaktayız. .
Zor hersey çok zor deger bilene, gercek degeri başka değerlerle tahvil etmeyene. Herkes kendini kıymetli bilirken , asıl kıymet Allah'ın verdiğidir diyene. Kıymet bileni bulmak zor, insan gibi insan bulmak zor. Nasıl bi derstir bu, bilmek zor.
Bu hayatı, bencil olmadan yasamak çok zor. Hep vermek zor. Her gün ders almak zor. Boyun eğmeyene, neden eğmesi gerektiğini anlatmak zor. Ego denen, manyakça kodlanmış kıskacı kırmak zor.
Bu hayat, aptala yatmayan, çıkar için oruç bozmadan, adalet için savaşan aptallara zor, hem de çok zor.
Bu kadar kompleksli adamla uğraşıp dingin kalmak zor. Egoları ezip geçmek zor. Bu dünyada İNSAN gibi İNSAN olmak zor çok ama çok zor. Hatta imkansız
Ama hala varız, size rağmen ayaktayız. .
12 Nisan 2013 Cuma
29 Mart 2013 Cuma
Garip Ama Gerçek ...
Kimileri, benim hiperaktif olduğumu düşünür, ki sanırım öyleyim.
Ama bu hal kimseye zarar vermediği gibi, herkese yararı oldu. Yeşim şunu hallet, Yeşim şunu bul, Yeşim şunu yap, saat 19:00, Yeşim sekizde misafir var yemek yap.
Yeşim hepsini yaptı. Neden? Çünkü sevdiğin insanları mutlu etmek, mutluluk verir.
Yeşim hiperaktif olduğu için, normal insanlara dert gelen, ona iyi gelir.
Şunu şuraya bırakır mısın ? Şunu şuradan lır mısın ? Hiç olmayacak bir yerin, son dakikada biletini bulur musun? Aynı zamanda Veli toplantısına yetişip, bir sonraki uçakla, başka şehirde toplantıya gider misin ? Aynı gün iki ülke, iki şehir değiştirip , herkesle gülerek sohbet eder misin? İki yıl boyunca, pilotlardan çok uçağa binip, personelden çok otelde kalır, gece uçağıyla dönüp evde yemek yapar mısın ?
Herşeyi ardında bırakıp, yeniden başlar mısın?
Bütün haksızlıklara rağmen affeder misin ?
Evet...
Ama madalya verdiler mi ? Hayır ...
Ne gariptir ki, herkes sizin gücünüze hayran olup, sonra onu yok etmenizi ister.
Olur mu ? Olmaz...
Karşıma çıkan düşmanların haddi hesabı yok.
Bir Allah'ın kulu, azıcık vicdanı varsa desin ki, benim için birşey yapmadı.
Ama insanoğlu çiğ süt emmiş. Düşmanlar bile dost olup, birleşip sizi yok etmeye çalışır, neden?
İyi olduğunuz için . Onların hayatına hiç olmayan şeyler kattığınız için . Onlara faydası ne olmuş ? Size ne olmuş ?
Sanırım, benim gibi insanların, hen büyük problemi, insanların iyi olduğunu sanmak.
Herkes kendisiyle ilgilenirken , başkalarının yarasına merhem olmak.
Neler yaşadım neler, öldürmek isteyenler, suratıma kezzap atmakla tehdit edenler.
Bitti artık derken, hala bitmediğini görmek üzücü.
Hayat dediğin ne ki, biraz mutlu olmak istedim . Diyetini dibine kadar ödedim.
Sonuç...
Yine ihanet .
Allah islah etsin. Ne diyeyim.
Ama bu hal kimseye zarar vermediği gibi, herkese yararı oldu. Yeşim şunu hallet, Yeşim şunu bul, Yeşim şunu yap, saat 19:00, Yeşim sekizde misafir var yemek yap.
Yeşim hepsini yaptı. Neden? Çünkü sevdiğin insanları mutlu etmek, mutluluk verir.
Yeşim hiperaktif olduğu için, normal insanlara dert gelen, ona iyi gelir.
Şunu şuraya bırakır mısın ? Şunu şuradan lır mısın ? Hiç olmayacak bir yerin, son dakikada biletini bulur musun? Aynı zamanda Veli toplantısına yetişip, bir sonraki uçakla, başka şehirde toplantıya gider misin ? Aynı gün iki ülke, iki şehir değiştirip , herkesle gülerek sohbet eder misin? İki yıl boyunca, pilotlardan çok uçağa binip, personelden çok otelde kalır, gece uçağıyla dönüp evde yemek yapar mısın ?
Herşeyi ardında bırakıp, yeniden başlar mısın?
Bütün haksızlıklara rağmen affeder misin ?
Evet...
Ama madalya verdiler mi ? Hayır ...
Ne gariptir ki, herkes sizin gücünüze hayran olup, sonra onu yok etmenizi ister.
Olur mu ? Olmaz...
Karşıma çıkan düşmanların haddi hesabı yok.
Bir Allah'ın kulu, azıcık vicdanı varsa desin ki, benim için birşey yapmadı.
Ama insanoğlu çiğ süt emmiş. Düşmanlar bile dost olup, birleşip sizi yok etmeye çalışır, neden?
İyi olduğunuz için . Onların hayatına hiç olmayan şeyler kattığınız için . Onlara faydası ne olmuş ? Size ne olmuş ?
Sanırım, benim gibi insanların, hen büyük problemi, insanların iyi olduğunu sanmak.
Herkes kendisiyle ilgilenirken , başkalarının yarasına merhem olmak.
Neler yaşadım neler, öldürmek isteyenler, suratıma kezzap atmakla tehdit edenler.
Bitti artık derken, hala bitmediğini görmek üzücü.
Hayat dediğin ne ki, biraz mutlu olmak istedim . Diyetini dibine kadar ödedim.
Sonuç...
Yine ihanet .
Allah islah etsin. Ne diyeyim.
28 Mart 2013 Perşembe
BİRİLERİ DUR DESİN...
Artık ne televizyon seyrediyorum, ne gazete okumak geliyor içimden.
Ekonomiden, güncel haberlerden uzak kalmayayım diye, inatla devam ettirdiğim, gazete alışkanlığımı da bırakacağım yakında.
Çünkü devletimin acizliği, insanlarımın cehaleti inanımaz üzüyor, kalbimi kırıyor.
İlk sayfa, gariplikler silsilesi, en önemli haberler, minicik başlıklarla verilirken, popüler ve gereksiz haberlere inanılmaz yer ayrılıyor.
3. sayfa zaten bir felaket ki, bugün düne ait 3. sayfadan bahsetmek istiyorum.
Bir anne, cinnet geçirip oğlunu baltayla öldürmeye çalışmış, hem de uyurken, yetmemiş, banyoya sürükleyip boğazını kesmiş.
Neden mi ? Kocası boşanmak istemiş ? EEEEEEE
Annenin savunması tam bir kara mizah.
Aileler, boşanırken dikkat etsin, çocukların ne hale geldiğine baksın. Be kadın. Çocuğun uyuyormuş zaten.
Ne cinneti, ne katlanamazlıktır bu.
Hadi delirdin, oğlunun suçu ne ?
Madem anne olmak bu kadar ağırına gidiyor, niye doğurdun ?
İşte hep söylediğim şey, bazı kadın eğitir, bazı kadın sadece büyütür.
Bu tip kadınlar, eğri büğrü de olsa, büyütmeyi bile beceremediği gibi, kendi evladının celladı oluyor.
Neden ?
Boşanıyor diye ?
Bir başka haber, yine yeniden, koruma altındaki kadını, kocası gelip vurdu.
Bizim ülkemizde yaşayan insanların cehaleti, gerçekten korkutucu boyutlara ulaştı. Cahil, düşünemeyen, üstelik egomanyak bir millet olduk çıktık.
Canı isteyen, kılıfına uydurup, silah ruhsatı alıyor zaten gayet kolay.
Psikolojisine bakmıyorlar bile. Silah ruhsatı alırken sadece soruyorlar, '' Psikolojik bir rahatsızlığın var mı ? '' Hayır dediğin anda kaşeyi basıyor. Söz de bir sürü kontrolden geçiyorsun, ama hiç bir kontrol yok. Soru, cevap...
Bu ülkede yaşamak, kendini dağın tepesinden bırakmaktan, daha tehlikeli hale geldi. İnsanın canı, ancak bu kadar ucuz olabilir.
Sen, çocuğunu okut, büyüt, iyi bir evlat yetiştirmeye çalış, cadde de hızla gelen bir araç ezip geçsin.
Sonra ceza var mı ? Hayır. Olsa ne olur, giden gitmiş.
Bu kadar vurdumduymaz, bu kadar sevgisiz, bu kadar garip bir ülke olmayı nasıl başardık bilmiyorum.
Daha şunun şurasında, kaç yıllık bir Cumhuriyetiz.
Kurtuluş savaşından bu yana geçen zaman ne ?
Hepimiz artık külahlarımızı önümüze alıp, cehaleti önlemek için top yekün hareket etmeliyiz.
Çünkü bir gün, hiç beklemediğiniz bir yerde, bu cehalet, sevgisizlik ve vurdum duymazlık, size ve ya çok yakınlarınıza da zarar verebilir.
Benim başıma gelmez, dememek lazım.
Yanlışı, görmek uyarmak lazım.
Devlet politikalarının değişmei için çabalamak lazım.
Eğitimin, başaşağı gittiğini görüp, devletten alamadığımızı, gerekirse kendi başımıza tamamlamamız lazım.
Şakşakılıktan kurtulup, bilgi sahibi, araştımacı, kendi düşünceleri olan bir millet olmamız lazım.
Birilerinin, bu düzene dur demesi lazım...
Ekonomiden, güncel haberlerden uzak kalmayayım diye, inatla devam ettirdiğim, gazete alışkanlığımı da bırakacağım yakında.
Çünkü devletimin acizliği, insanlarımın cehaleti inanımaz üzüyor, kalbimi kırıyor.
İlk sayfa, gariplikler silsilesi, en önemli haberler, minicik başlıklarla verilirken, popüler ve gereksiz haberlere inanılmaz yer ayrılıyor.
3. sayfa zaten bir felaket ki, bugün düne ait 3. sayfadan bahsetmek istiyorum.
Bir anne, cinnet geçirip oğlunu baltayla öldürmeye çalışmış, hem de uyurken, yetmemiş, banyoya sürükleyip boğazını kesmiş.
Neden mi ? Kocası boşanmak istemiş ? EEEEEEE
Annenin savunması tam bir kara mizah.
Aileler, boşanırken dikkat etsin, çocukların ne hale geldiğine baksın. Be kadın. Çocuğun uyuyormuş zaten.
Ne cinneti, ne katlanamazlıktır bu.
Hadi delirdin, oğlunun suçu ne ?
Madem anne olmak bu kadar ağırına gidiyor, niye doğurdun ?
İşte hep söylediğim şey, bazı kadın eğitir, bazı kadın sadece büyütür.
Bu tip kadınlar, eğri büğrü de olsa, büyütmeyi bile beceremediği gibi, kendi evladının celladı oluyor.
Neden ?
Boşanıyor diye ?
Bir başka haber, yine yeniden, koruma altındaki kadını, kocası gelip vurdu.
Bizim ülkemizde yaşayan insanların cehaleti, gerçekten korkutucu boyutlara ulaştı. Cahil, düşünemeyen, üstelik egomanyak bir millet olduk çıktık.
Canı isteyen, kılıfına uydurup, silah ruhsatı alıyor zaten gayet kolay.
Psikolojisine bakmıyorlar bile. Silah ruhsatı alırken sadece soruyorlar, '' Psikolojik bir rahatsızlığın var mı ? '' Hayır dediğin anda kaşeyi basıyor. Söz de bir sürü kontrolden geçiyorsun, ama hiç bir kontrol yok. Soru, cevap...
Bu ülkede yaşamak, kendini dağın tepesinden bırakmaktan, daha tehlikeli hale geldi. İnsanın canı, ancak bu kadar ucuz olabilir.
Sen, çocuğunu okut, büyüt, iyi bir evlat yetiştirmeye çalış, cadde de hızla gelen bir araç ezip geçsin.
Sonra ceza var mı ? Hayır. Olsa ne olur, giden gitmiş.
Bu kadar vurdumduymaz, bu kadar sevgisiz, bu kadar garip bir ülke olmayı nasıl başardık bilmiyorum.
Daha şunun şurasında, kaç yıllık bir Cumhuriyetiz.
Kurtuluş savaşından bu yana geçen zaman ne ?
Hepimiz artık külahlarımızı önümüze alıp, cehaleti önlemek için top yekün hareket etmeliyiz.
Çünkü bir gün, hiç beklemediğiniz bir yerde, bu cehalet, sevgisizlik ve vurdum duymazlık, size ve ya çok yakınlarınıza da zarar verebilir.
Benim başıma gelmez, dememek lazım.
Yanlışı, görmek uyarmak lazım.
Devlet politikalarının değişmei için çabalamak lazım.
Eğitimin, başaşağı gittiğini görüp, devletten alamadığımızı, gerekirse kendi başımıza tamamlamamız lazım.
Şakşakılıktan kurtulup, bilgi sahibi, araştımacı, kendi düşünceleri olan bir millet olmamız lazım.
Birilerinin, bu düzene dur demesi lazım...
27 Mart 2013 Çarşamba
ACEMİ DERVİŞİN TASAVVUF YOLU-2
Bu seriye, gündenkalanlar.blogspot'ta devam etneye kalksam olmayacak. Bende acemi dervişe bir sayfa hazırladım.
http://acemidervis.blogspot.com
Çok daha kolay takip edebileceksiniz. Diğer türlü arşivleme şansım yok ne yazık ki. Devam edip giden bir yazı okumakta pek keyifli olmayacaktır.
Gelelim dün kaldığımız yere; Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye uymak ve bid'atlerden kaçınmaktır.
Tam bu noktada, yine hayatımla gireceğim araya. Tasavvuf cennetine düşmeden önce, nedense şöyle bir uzakdoğuya gidip geldim. Doğruyu uzakta aramak nedendir bilmem ? Ama kendi önüme bakmadım önce.
Dalia Lama, Nirvana, Taoizm... Bulduğum herşeyi, bilir bilmez okudum diyebilirim. Konfüçyüs'ten, Mevlanaya gelene kadar, çok yol kat ettim anlayacağınız. Ama sorarsanız bu ilmin içinde, bir adım değil.
En sonunda, kendimi biraz daha gelişmiş hissedip, Mesnevi'yi okumaya karar verdim.
Bundan tam, üç yıl önce. Mesneviyi okumaya çalışırken, kelimelerde zorlandığım gibi, anlamak için Mevlana'yı çok iyi tanımam gerektiğini anladım. Öyle alıp, okuyayım, anlarım diyeceğiniz bir eserden bahsetmiyoruz. Okyanus gibi.
Ön hazırık olarak, sözlük edindim önce. Farsça.
Sonra başladım okumaya, Mevlana'nın hayatı, düşünceleri, eğiticileri, derken Şems ile tanıştım ki hayatımın dönüm noktasıdır. Bu kısma daha sonra çok geniş yer vereceğim.
Sonuç olarak şunu söyleyeyim, hala Mesnevi'yi okuyamadım. Çünkü diğer öğretiler bitmedi. Biter mi ?canım yeter mi ? Onu da bilmiyorum.
Ama burada, kendi hayatımla yoğurup, yaşadıklarımı, anladıklarımı, daha basit bir dille, dileyene, gönül vermek isteyene, bir nebze yardımcı olsun diye yazarken, kullanılan terimleri, ritüelleri, anlamlarını, basit bir dil ile anlatmaya çalışacağım.
Biri okur, yüreğini koyar, biri okur, ben de bu hatayı yaptım, duvara çarpmadan döneyim der. Belki bir gün bir yorum gelir '' Sağol '' der.
Ancak baştan söyledim. Bunları yazan, bir acemi Derviş, hatam olursa affola. Ve lütfen düzeltin ki, hep birlikte en doğruyu öğrenelim.
Ve son bir uyarı. Bu yol, insanı yalnızlığa sürükleyen bir yol. Düşündüğünüz gibi mutluluk vermeyebilir size, hele ki, hepimiz için paranın öncelikli olmaya mahkum kılındığı bir dünyada. Anlamaya çalıştıkça, gönül gözünüzü açtıkça, saflaştıkça, insanlara başka bir yerden bakacaksınız. Ve gördükleriniz, hoşunuza gitmeyecek belki de. Yola çıkarken, iyi düşünün.
Artık herkesin, iki davudi söz ile tasavvuf'a daldığını sandığı şu dönemde, gerçekten ilgilenenlere duyurulur, Şems'in, Mevlana'nın, Ahmet Yesevi'nin ve daha bir çok değerli mutassavıf'ın sözlerini, ben de çok seviyor ve kullanıyorum. Ancak bilin ki, bu sözler, tasavvufun kıyıcığı bile değil.
Bu seviyede kalmak istiyorsanız Elif Şafak '' Aşk '' öneririm. Sabun köpüğü tadında, keyifli bir eser.
Ancak, tassavvufu anlamak için, mutasavvıfların bu sözleri neden söylediklerini anlamak, algılamak, tasavvuf tarihini bilmek gerekir diye düşünüyorum. Haddim olmayarak.
Yaradan ile yaratılan arasında kurulan bu manevi köprünün, sağlıklı, sapkınlık ve hatalardan uzak bir din zeminine oturması için, çok okumak, araştırmak ve bilinçlenmek, bence birinci koşul.
Çünkü her okuduğunuz, sizi daha derine çekerken, önünüzde açılan deryanın içinde kayboluyorsunuz. Ve bu noktada, kendi ruhunuzu, düşüncelerinizi, hissettiklerinizi ve uyguladıklarınızı devreye soktuğunuzda, aslında karmaşanın içinde bir düzen kuruyorsunuz, ağırda olsa. Yavaş, yavaş yol almaya başlıyorsunuz, uçsuz bucaksız maviliklerde.
Bütün, bu okumalar arasında, tasavvufu din gibi göstermeye çalışan, ya da öyle gösterildiğini düşünüp eleştiren insanlar göreceksiniz. Siz kendiniz yorumlayın. Ne nedir ?
Tüm dinlerde, yer alan, iyi insan ol, motto sunu söyleyen herşey din midir ?
25 Mart 2013 Pazartesi
VAZGEÇMELER MANZUMESİ
Hayat vazgeçmeler manzumesidir aslında,
Bilerek ya da bilmeyerek vazgeçmeye başlarız ilk günden.
Dünyaya gelmek için annemize bağlı olduğumuz kordondan vazgeçeriz,
Alerji olur çok sevdiğimiz çikolatadan vazgeçeriz.
Ailemiz taşınmaya karar verir, okulumuzdan, arkadaşlarımızdan vazgeçeriz,
Kilo alır, en sevdiğimiz kotumuzdan vazgeçeriz.
Bazıları kendi seçimimizdir, bazıları mecburiyet ama hep vazgeçeriz.
Yeni bir şey için eskiden, acı bir şey yüzünden tatlıdan,
Bir aşk yüzünden, gençliğimizden belki,
Herkesin vazgeçtiği bir şeyler vardır bu hayatta, küçük ya da büyük, az ya da çok.
Ve vazgeçmek gerekir bazen,
Para için sevdiğimizden vazgeçeriz,
Sevdiğimiz için onurumuzdan vazgeçeriz,
Çalışmak için eğlenmekten vazgeçeriz,
Ağır gelir, bu yaptığın gün be gün dibe çeker seni, ama yine de devam edersin.
Sen sen olmaktan çıkarsın bazen,
Hiçbir şeyden vazgeçmeden, her şeye sahip olmak mümkün değil bilirsin.
Bazı şeyler asla bir arada olmaz çünkü ,
Ailenin istediği kız için, sevdiğinden vazgeçersin,
Ömür boyu unutamazsın belki, ama tercihini yapmışsındır,
Ve bu tercih senin elindedir, o ya da o, ikisi birden olmaz.
Birini seçer ve razı olup o hayatı yaşarsın.
Üniversiteye gidebilmek için, sıcacık evinden vazgeçersin,
Daha iyi bir iş için, yaşadığın sevdiğin çocukluğunun geçtiği şehirden vazgeçersin,
Çok sevdiğin için, üzülmesin diye bazen en sevdiğinden vazgeçersin.
Sevdiklerine o kadar düşkünsündür ki, kendinden vazgeçersin, bu yapabileceğin en büyük hata olsa bile,
Başkaları için öylesine harap olursun ki, yaşamaktan bile vazgeçersin,
Anlatırsın, anlatırsın bir türlü anlaşılmazsın , anlatmaktan vazgeçersin,
Sevdiklerine o kadar düşkünsündür ki, kendinden vazgeçersin, bu yapabileceğin en büyük hata olsa bile,
Başkaları için öylesine harap olursun ki, yaşamaktan bile vazgeçersin,
Anlatırsın, anlatırsın bir türlü anlaşılmazsın , anlatmaktan vazgeçersin,
Hayat ne getirecek bilemezsin, ama eninde sonunda vazgeçersin.
Bir insan için diğerinden,
Bir iş için diğerinden,
Bir aşk için diğerinden,
Başkaları için kendinden,
Para için sevdiğinden,
Başkaları için kendinden,
Para için sevdiğinden,
Bir televizyon için diğerinden vazgeçersin.
Hayat bir vazgeçmeler manzumesidir.
Vazgeçtiğinde ne olacağını bilemezsin, bazen bilir cesaret edemezsin.
Mutlaka birileri üzülür, engelleyemezsin,
Herkesin aynı anda mutlu olmasını istersin, bu deliliktir bilemezsin,
Sıkışır kalırsın köşeye, ölmek istersin ölemezsin,
Ama vazgeçmemekte ısrar edersen, o yol seni en acı şekilde vazgeçeceğin noktaya getirecektir.
Üzmek istemediklerini, kat be kat onarılmayacak kadar yıkabilirsin,
Öylesine gözün kararır ki bazen, vazgeçmeme bencilliğinden, en sevdiğini ne hale getirdiğini bile göremezsin.
Söyler, dinlemezsin,
Günden güne eritip bitirirsin, kül edersin.
Suyolunda akar, değiştiremezsin.
Aynı anda her şeyi, herkesi isteyemezsin.
Kimsenin buna hakkı yoktur bu dünyada.
Ne kadar bencil olursan ol, bir gün vazgeçmeyi öğrenirsin.
Ve bilirsin ki hayat her gün değişir.
Değişmeden yerinde saymak mümkün değil.
Ve vazgeçmelisin, eğer gerçekten değişmek istiyorsan, vazgeçtiğini göstermelisin.
Korkma, vazgeçmek güzelliklerle gelir.
Tersine çevirmekten korkup, ömür boyu aynı hayatı yaşamaksa istediğin,
Ne biliyorsun altı üstünden daha güzel belki,
Vazgeçmen gerektiği zaman vazgeç.
Yeni bir hayat, asla eskisinin kalıntıları üstüne kurulamaz.
Artanlarla kimse doymaz...
Ve vazgeçmelisin, eğer gerçekten değişmek istiyorsan, vazgeçtiğini göstermelisin.
Korkma, vazgeçmek güzelliklerle gelir.
Tersine çevirmekten korkup, ömür boyu aynı hayatı yaşamaksa istediğin,
Ne biliyorsun altı üstünden daha güzel belki,
Vazgeçmen gerektiği zaman vazgeç.
Yeni bir hayat, asla eskisinin kalıntıları üstüne kurulamaz.
Artanlarla kimse doymaz...
BUDUR ...
Öyle güzel özetlemiş ki, Yorumsuz paylaşmak istedim.
Ancak bir saptama yapmadan geçemeyeceğim, elindekinin kıymetini bilecek kadar , olgun, cesur, tevâzulu ve komplekssiz adam, tüm Türkiye'de pek az ne yazık ki.
Ancak bir saptama yapmadan geçemeyeceğim, elindekinin kıymetini bilecek kadar , olgun, cesur, tevâzulu ve komplekssiz adam, tüm Türkiye'de pek az ne yazık ki.
21 Mart 2013 Perşembe
DOĞRU İLİŞKİNİN 10 SIRRI
İlişki dediğin, ne şekilde olursa, olsun içinde önce karşılıklı saygı ve yıkılmaz bir güven olmalı. İster sevgili, ister dost, ister iş ya da aile arasında olsun.
Her dakika şüphe ile yaklaştığınız herhangi biri ile ilişkiniz, asla sağlam temellere dayanmaz, mutlaka çöker, ya da mecburiyetren, kör topal devam eder.
İkili iliskilerde, en çok tartışılan tabi ki hep, aşk ilişkileri. Gönül ferman dinlemediği zaman nelere bakmalı ?
Birinci şart, ilişki sadece iki kişilik olmalı 3. Şahısların olduğu her ilişki mutlaka mahvolacaktır. Çünkü, zaten seven erkek ya da kadın, ne bu duruma katlanır, ne müsaade eder, ne de böyle bir duruma izin verir.
İkinci şart, açıkça herşeyi konuşmak. Size hiçbirşey anlatmayan, devamlı planlar yapan ve sorduğunuzda " Bana güven" diyen, ama hiçbirşey yapmayan birine inanmayın. Sonuç, hayal kırıklığı olacaktır. Seven insan " İkinizide ilgilendiren " herşeyi sizinle paylaşır .
Üçüncü şart, " Biz" kelimesini her durumda kullanmayan, çekinen kişi sizinle bir hayat planlıyorsa da, yapması imkansızdır. İyi düşünün . Seven insan, her ortamda sizden ve hayatından söz ederken, gururla ve sıklıkla " BİZ " der, istemeseniz bile.
Dördüncü şart , sizinle ilgili olmalı, arkadaşlarınızı, sevdiğiniz renkleri, sevdiğiniz yemeği, hoşlandıklarınızı, hoşlanmadıklarınızı bilmeli. Ve sizi mutlu etmek için, her ayrıntıyı kullanmalı.
Beşinci şart , sizi her durumda ve ortamda onore etmeli, eğer ilişkinize saygısı varsa, zaten bunu zevkle yapacaktır.
Altıncı şart, fikirlerinize saygılı olmalı, benim dediğim olur, dememeli, sizi dinlemeli, ortak karar alabilmelisiniz.
Yedinci şart, bencil olmamalı, kendi istekleri için, sizin fikir ve isteklerinizi, hiçe saymamalı, asla bilerek kırıcı olmamalı. Ki yürekten seven kimse, bencillik yapmayacaktır.
Yedinci şart, ciddiyet... Eğer sizinle ciddi bir ilişki düşünüyorsa, ilk fırsatta, ailesi ile tanışmanızı, siz istemeseniz bile o isteyecektir. Sizi kimseyle tanıştırmıyorsa, gerisi yalandır, hiç bir söylediğine kanmayın.
Sekizinci şart, sevgide yalan olmaz . Yalan söylüyorsa kaçın.
Dokuzuncu şart, bir ilişkide cep telefonları kilitli ve dokunulmaz ise, içinde mutlaka saklanan birşeyler vardır. Güvenlik amacı ile şifre koyuldu ise, sizinle paylaşmalıdır, paylaşmıyor, hatta kavga çıkarıyorsa emin olun bir pislik var.
Onuncu şart, her akşam iş yemeğine çıkılan, her haftasonu tüm gün işi olan hiç bir sektör yok. Ciddi iş görüşmeleri, çok özel bir durum yok ise, genellikle akşam yemeğinde olmaz, olsa da gece yarılarına kadar sürmez.
Habire dışarda olan, kendini dünyanın en yoğun insanı gibi gösteren biriyle birlikteyseniz. Yüzde yüz aldatılıyorsunuz, öğrenmek isteyene kolay. Aldatılmak umurumuzda değilse, devam.
Sonuç olarak, önemli olan " Seni Seveni Sev " mantrasını aklınızda tutun. Sevildiğinizi bildiğiniz, emin olduğunuz yerde olun.
Sizi üzen, yüzünüze gölge düşüren, başkaları için, size eziyet eden ve bunu sevgi kisvesi altına saklayan, sizin sevginize dayanıp ayakta duran kimseden hayır gelmeyeceğini bilin.
Bu kadar basit
Her dakika şüphe ile yaklaştığınız herhangi biri ile ilişkiniz, asla sağlam temellere dayanmaz, mutlaka çöker, ya da mecburiyetren, kör topal devam eder.
İkili iliskilerde, en çok tartışılan tabi ki hep, aşk ilişkileri. Gönül ferman dinlemediği zaman nelere bakmalı ?
Birinci şart, ilişki sadece iki kişilik olmalı 3. Şahısların olduğu her ilişki mutlaka mahvolacaktır. Çünkü, zaten seven erkek ya da kadın, ne bu duruma katlanır, ne müsaade eder, ne de böyle bir duruma izin verir.
İkinci şart, açıkça herşeyi konuşmak. Size hiçbirşey anlatmayan, devamlı planlar yapan ve sorduğunuzda " Bana güven" diyen, ama hiçbirşey yapmayan birine inanmayın. Sonuç, hayal kırıklığı olacaktır. Seven insan " İkinizide ilgilendiren " herşeyi sizinle paylaşır .
Üçüncü şart, " Biz" kelimesini her durumda kullanmayan, çekinen kişi sizinle bir hayat planlıyorsa da, yapması imkansızdır. İyi düşünün . Seven insan, her ortamda sizden ve hayatından söz ederken, gururla ve sıklıkla " BİZ " der, istemeseniz bile.
Dördüncü şart , sizinle ilgili olmalı, arkadaşlarınızı, sevdiğiniz renkleri, sevdiğiniz yemeği, hoşlandıklarınızı, hoşlanmadıklarınızı bilmeli. Ve sizi mutlu etmek için, her ayrıntıyı kullanmalı.
Beşinci şart , sizi her durumda ve ortamda onore etmeli, eğer ilişkinize saygısı varsa, zaten bunu zevkle yapacaktır.
Altıncı şart, fikirlerinize saygılı olmalı, benim dediğim olur, dememeli, sizi dinlemeli, ortak karar alabilmelisiniz.
Yedinci şart, bencil olmamalı, kendi istekleri için, sizin fikir ve isteklerinizi, hiçe saymamalı, asla bilerek kırıcı olmamalı. Ki yürekten seven kimse, bencillik yapmayacaktır.
Yedinci şart, ciddiyet... Eğer sizinle ciddi bir ilişki düşünüyorsa, ilk fırsatta, ailesi ile tanışmanızı, siz istemeseniz bile o isteyecektir. Sizi kimseyle tanıştırmıyorsa, gerisi yalandır, hiç bir söylediğine kanmayın.
Sekizinci şart, sevgide yalan olmaz . Yalan söylüyorsa kaçın.
Dokuzuncu şart, bir ilişkide cep telefonları kilitli ve dokunulmaz ise, içinde mutlaka saklanan birşeyler vardır. Güvenlik amacı ile şifre koyuldu ise, sizinle paylaşmalıdır, paylaşmıyor, hatta kavga çıkarıyorsa emin olun bir pislik var.
Onuncu şart, her akşam iş yemeğine çıkılan, her haftasonu tüm gün işi olan hiç bir sektör yok. Ciddi iş görüşmeleri, çok özel bir durum yok ise, genellikle akşam yemeğinde olmaz, olsa da gece yarılarına kadar sürmez.
Habire dışarda olan, kendini dünyanın en yoğun insanı gibi gösteren biriyle birlikteyseniz. Yüzde yüz aldatılıyorsunuz, öğrenmek isteyene kolay. Aldatılmak umurumuzda değilse, devam.
Sonuç olarak, önemli olan " Seni Seveni Sev " mantrasını aklınızda tutun. Sevildiğinizi bildiğiniz, emin olduğunuz yerde olun.
Sizi üzen, yüzünüze gölge düşüren, başkaları için, size eziyet eden ve bunu sevgi kisvesi altına saklayan, sizin sevginize dayanıp ayakta duran kimseden hayır gelmeyeceğini bilin.
Bu kadar basit
20 Mart 2013 Çarşamba
Cennet Annelerin Ayaklarının Altındadır
Cennet annelerin ayağı altında mıdır ?
Soru 1 : Hangi anneler ?
Soru 2 : Anne olunca aklanır mı bazı kadınlar ?
Soru 3 : Anne olmayınca, cehenneme mi gidilir ?
Soru 4 : Evlatlarını çıkarlarına alet eden kadınları, cennete kim alır ?
Soru 5 : Hamile kalıp, erkeği sandıklayan
Kadınlar başka kadınların namusuna hangi hadsizlikle dil uzatır ?
Soru 6 : Her anne , anne midir ?
Soru 7 : Her anne kutsal mıdır ?
O cennet, olsa olsa çok eski zamanlarda ki annelerin ayaklarının altında olabilir .
Son 40 yıldır, ( yani tüm hayatım boyunca ) bu kategoriye giren pek az kadın tanıdım.
Namusu dilinde değil, yüreğinde olan. Anne den önce insan . Anneliği, gercekten kutsal bir görev sayan. Çocuğuna kendisinden bağımsız bir gelecek oluşturmak için uğraşan. Masum ve hatasız anneler.
Gençliğinde her tür herzeyi yemiş, sonra
Ali Cengiz Oyunları'yla hasbelkader evlenmiş bir sürü, yaşça oldukça büyük kadın tanıyorum. Ne gariptir, bu kadınlar , kendi arsızlıklarını, hızla unuttukları gibi, başka kadınlara, namus ve terbiye hakkında vaaz bile verecek kadar, pişkin . Madem bu kadar dürüst ve namuslusunuz, o zaman çocuklarınıza da anlatın, nasıl evlendiğinizi tüm çıplaklığıyla. Hatta hamile kalmasanız, asla evlenemeyeceğinizi, 21, 22 yaşında, evlenmeden yatacak kadar cesur bir genç kız olduğunuzu. Defalarca kürtaj yaptırdığınızı. İşte o zaman, dürüst, yaptıklarından utanmayan ve saygı duyulacak bir anne olabilirsiniz belki.
Ve o zaman, ağzınızı açıp laf söyleme hakkınız olabilir, başka bir hemcinsinize.
Doğurmak anne olmak değildir . Hele bizim toplumumuzda, hiç değil.
Doğurmak, şimdi pek geçerli değil ama, daha eski dönemler için evliliği garanti altına almaktı sadece, büyük bir çoğunluk için. O kadar. Ne zaman anne olur insan. Niye anne olur derdi yoktu.
evlen, doğur, hayatını garantiye al.
Ne zaman anne olur insan?
Bağımsız, tarafsız, kültürlü, düşünebilen, özgüveni olan, görgülü, topluma saygılı bireyler yetiştirdiği zaman.
Doğan o ve ya bu şekilde zaten büyür. Sadece çocuklarını sevmek, onları yerli yersiz savunmak, kişiliksiz ve Haris yaratıklar yetiştirmek annelik değildir .
Boşandığı, kocayı çocuklarla tehdit eden, boşanmasın diye kocasını, çocuklarını soğuturum, göremezsin diye tehdit eden, miras için çocuklarını kullanan kadınların bırakın kutsal, anne olan diğer kadınların, bu kelimeyi hak eden tüm kadınların, yüz karası lekesi olduğunu düşünüyorum.
Anne olunca aklanmıyor insan, günahlarımız yaşadıklarımız neyse, katlanmalıyız . Yaşama cesaretini gösterip gizlemek, gizlemeden yaşayanı eleştirmek niye ?
Kimin haddine, densizlik ve kendini bilmezlikten başka birşey değil bu.
Her anne, anne filan değildir , çoğu kutsalda değildir . Çocuklarım beni sevsin, her dediğimi yapsın gerisini boşver, demek annelik değildir.
Bir annenin, önce dünyaya getirdiği varlığa , sonra topluma karşı aldığu olağanüstü büyük bir sorumluluktur annelik .
İki tarafın, yüzde yüz isteğiyle dünyaya gelmelidir bir bebek.
Sevgisizlik çekmeden , annesinin, babasının hatasını sırtlanmadan yüremeli, tek başına ayakta duracak özgüvene sahip olmalıdır.
Yalansız olmalıdır anne, insan olduğunu hata yapabileceğini göstermelidir, ilk önce kendi canına. Binbir yalanla, kendini melek gibi gösterip, doğduğu gün yalanla büyütmeye başlayan kişi anne olamaz.
Yalanla büyüyen çocuk, daha büyük yalancı olur çıkarsa bunun günahı kimin ?
Elinize doğan o masum bedenin mi? Kendi lekeleriniz için onu kirleten sizin mi ?
Anne günahsız olmaz değil, dediğim, her insan hata yapar. Anne DÜRÜST olur.
Yalansız.
İşte o zaman, doğru dürüst bir evlat yetiştirebilir ancak.
Yoksa, ne kutsaldır, ne cennet vardır ayaklarının altında.
Sadece, Allah'ın ona verdiği doğurganlığı kullanmış, bir yaratıktır o kadar.
Bu yazıyı okuyan bazı insanlar çok kızacak, bazıları hak verecek, düşündüklerimi yazmış diyecek.
Bilin bakalım kimler kızacak ?
Soru 1 : Hangi anneler ?
Soru 2 : Anne olunca aklanır mı bazı kadınlar ?
Soru 3 : Anne olmayınca, cehenneme mi gidilir ?
Soru 4 : Evlatlarını çıkarlarına alet eden kadınları, cennete kim alır ?
Soru 5 : Hamile kalıp, erkeği sandıklayan
Kadınlar başka kadınların namusuna hangi hadsizlikle dil uzatır ?
Soru 6 : Her anne , anne midir ?
Soru 7 : Her anne kutsal mıdır ?
O cennet, olsa olsa çok eski zamanlarda ki annelerin ayaklarının altında olabilir .
Son 40 yıldır, ( yani tüm hayatım boyunca ) bu kategoriye giren pek az kadın tanıdım.
Namusu dilinde değil, yüreğinde olan. Anne den önce insan . Anneliği, gercekten kutsal bir görev sayan. Çocuğuna kendisinden bağımsız bir gelecek oluşturmak için uğraşan. Masum ve hatasız anneler.
Gençliğinde her tür herzeyi yemiş, sonra
Ali Cengiz Oyunları'yla hasbelkader evlenmiş bir sürü, yaşça oldukça büyük kadın tanıyorum. Ne gariptir, bu kadınlar , kendi arsızlıklarını, hızla unuttukları gibi, başka kadınlara, namus ve terbiye hakkında vaaz bile verecek kadar, pişkin . Madem bu kadar dürüst ve namuslusunuz, o zaman çocuklarınıza da anlatın, nasıl evlendiğinizi tüm çıplaklığıyla. Hatta hamile kalmasanız, asla evlenemeyeceğinizi, 21, 22 yaşında, evlenmeden yatacak kadar cesur bir genç kız olduğunuzu. Defalarca kürtaj yaptırdığınızı. İşte o zaman, dürüst, yaptıklarından utanmayan ve saygı duyulacak bir anne olabilirsiniz belki.
Ve o zaman, ağzınızı açıp laf söyleme hakkınız olabilir, başka bir hemcinsinize.
Doğurmak anne olmak değildir . Hele bizim toplumumuzda, hiç değil.
Doğurmak, şimdi pek geçerli değil ama, daha eski dönemler için evliliği garanti altına almaktı sadece, büyük bir çoğunluk için. O kadar. Ne zaman anne olur insan. Niye anne olur derdi yoktu.
evlen, doğur, hayatını garantiye al.
Ne zaman anne olur insan?
Bağımsız, tarafsız, kültürlü, düşünebilen, özgüveni olan, görgülü, topluma saygılı bireyler yetiştirdiği zaman.
Doğan o ve ya bu şekilde zaten büyür. Sadece çocuklarını sevmek, onları yerli yersiz savunmak, kişiliksiz ve Haris yaratıklar yetiştirmek annelik değildir .
Boşandığı, kocayı çocuklarla tehdit eden, boşanmasın diye kocasını, çocuklarını soğuturum, göremezsin diye tehdit eden, miras için çocuklarını kullanan kadınların bırakın kutsal, anne olan diğer kadınların, bu kelimeyi hak eden tüm kadınların, yüz karası lekesi olduğunu düşünüyorum.
Anne olunca aklanmıyor insan, günahlarımız yaşadıklarımız neyse, katlanmalıyız . Yaşama cesaretini gösterip gizlemek, gizlemeden yaşayanı eleştirmek niye ?
Kimin haddine, densizlik ve kendini bilmezlikten başka birşey değil bu.
Her anne, anne filan değildir , çoğu kutsalda değildir . Çocuklarım beni sevsin, her dediğimi yapsın gerisini boşver, demek annelik değildir.
Bir annenin, önce dünyaya getirdiği varlığa , sonra topluma karşı aldığu olağanüstü büyük bir sorumluluktur annelik .
İki tarafın, yüzde yüz isteğiyle dünyaya gelmelidir bir bebek.
Sevgisizlik çekmeden , annesinin, babasının hatasını sırtlanmadan yüremeli, tek başına ayakta duracak özgüvene sahip olmalıdır.
Yalansız olmalıdır anne, insan olduğunu hata yapabileceğini göstermelidir, ilk önce kendi canına. Binbir yalanla, kendini melek gibi gösterip, doğduğu gün yalanla büyütmeye başlayan kişi anne olamaz.
Yalanla büyüyen çocuk, daha büyük yalancı olur çıkarsa bunun günahı kimin ?
Elinize doğan o masum bedenin mi? Kendi lekeleriniz için onu kirleten sizin mi ?
Anne günahsız olmaz değil, dediğim, her insan hata yapar. Anne DÜRÜST olur.
Yalansız.
İşte o zaman, doğru dürüst bir evlat yetiştirebilir ancak.
Yoksa, ne kutsaldır, ne cennet vardır ayaklarının altında.
Sadece, Allah'ın ona verdiği doğurganlığı kullanmış, bir yaratıktır o kadar.
Bu yazıyı okuyan bazı insanlar çok kızacak, bazıları hak verecek, düşündüklerimi yazmış diyecek.
Bilin bakalım kimler kızacak ?
19 Mart 2013 Salı
FUTBOL MU ? SİYASET Mİ ? DİZİ Mİ ? YAŞAM MI ?
Haberlere baktığınızda, ya futbol, ya siyaset, ya da dizi var. Yoğunluk bu.
Habire, saygısızca, birbirine bağıran yoğunlukla adamlar ve arada kadınlar sinsilesi. Ayhan Sicimoğlunun keyifli programı hariç, normal kanallarda tahammül edebildiğim birşey yok. Hatta onu bile seyretmiyorum uzun süredir.
Allahtan, Dijitürk var. Yoksa zaten hiç açılmayan televizyonumuz ile ilişkimiz top yekün kesilecekti.
Futbol için kavga eden adamlar, ukalaca ve anlamsız tartışmalar, siyasilerin habire birbirini itham eden ve hiç bir çözüme ulaşmayan konuşmaları.
Ülkemin cehaleti ve boşluğunu her an görmek çok yorucu ve üzücü geliyor bana.
Anlamsız diziler. Ah o diziler. Haydi, çok yaşlı ve artık fazla zevki kalmamış insanları anlarım, ya gençler. Bazen bağırmak istiyorum. '' Okuyun Biraz ''.
Ara sıra,işten, kitaptan, sohbetten, başımı kaldırıp biraz televizyon seyredeyim dememle televizyonu kapatmam arasında en fazla 10 dakika oynuyor.
Hiç birşey yok.
Evimdeki televizyonları iyice minimalize ettim zaten, bir dönem, bir sebeple evin her odasında varlığını sürdüren televizyonlar uçtu gitti. Salonumda artık televizyon yok, mutfağımda da, yatak odamdanda attım.
Yaşasın, aptal kutularına ölüm.
Onun yerine, baş ucumu, okumak için sıralanmış bir sürü kitapla doldurdum.
Kitap hazırlığı için notlarım. Yabancı kaynaklardan çeviri yapabilmek için, sözlüğüm ipadim.
Ve akşamları çok kıymetli hobilerim ile uğraşmak için oturma odamızı düzenledim. Artık rahatça çalışabileceğim bir odam var.
Kitap yazmaya başlayabilirim. Bugüne kadar aldığım tüm notlar, yazılar, birer, birer düzene girebilir.
Bir roman, kısa hikayeler, yemek kitabı...
Hepsini yazabilmek için, keşke biraz daha zamanım olsa, ama yok.
Bisikletimi tamir ettirebildiğim gün, her yere onunla gideceğim. Hayat budur işte.
Hobilerle uğraşmak, başkalarıyla değil.
Kendimi bildim bileli yazıyorum. Ve okuyorum, kana, kana, doya, doya.
Her kitapta, birşeyler bulmak öğrenmek olağanüstü bir zevk.
İsterdim ki ülkemde okuma oranları yükselsin. O zaman, anlamsız düşünceler azalır, insanlar kendilerini geliştirmeye odaklanır ve çok daha kaliteli bir iletişim olurdu herkesin arasında.
Ancak ne yazık ki, ülke olarak çok ama çok cahiliz. Kim ne derse desin.
Eski yıllarda, okumasa da insanların görgüsü, adabı, kültürü vardı, yöresel olarak.
Şimdi, aşure gibi bir ülke olduk.
Bize yamanmak istenen aptallığı kabul edip, habire televizyon karşısında afyon yutmuş gibi oturuyoruz.
En sosyal halimiz ne ?
Haydi spora gidelim, bir saat yürüyelim, briç oynayalım, kitap kulübü kuralım, her hafta bir kitap okuyup tartışalım. Haftasonları kültürel ya da keyfi geziler yapalım, yakın çevremizde, desteğe ihtiyacı olan gruplara, fiziksel olarak yardım edelim.
Kendi bildiklerimizi, birilerine aktaralım. Kenar mahalelere gidip, çocuklarla sohbet edelim. Biraz kitap okuyalım.
Çok mu fantastik geldi. Değil efendim. İsterseniz değil.
Bütün gün neler yaptığınızı düşünün. İşte kaç saat verimli çalışıyorsunuz ?
Evde ne yapıyorsunuz ?
Kaç saat televizyon başındasınız ?
Kaç saat bilgisayar başındasınız ?
Bugün ne öğrendim diye kaç kere soruyorsunuz kendinize ?
Bugün kime faydalı oldum diyor musunuz mesela ?
Hayatınıza tat katan ne var ?
Ne yaparsanız mutlu olacaksınız ?
Dileklerinizi bir kağıda döktünüz mü hiç ?
Ve yapmak için uğraştınız mı ?
Bugün bir değişiklik yapın, D&R, Remzi ya da Dost kitabevine gidin. Şöyle bir bakın. Hoşunuza giden herhangi bir kitabı alın. Roman olur, hobi ile ilgili olur, araştırma olur, tarih ya da kişisel gelişim olur. Ne olduğu önemli değil. Yeter ki, siz de okuma isteği uyandırsın.
Sonra, güzel bir defter ve kalem alın. Günlük tutmak için. İsteklerinizin yazdığı, hislerinizin yazdığı güzel bir defter.
Okumaya ve yazmaya başlayın, daha fazla vakit kaybetmeden. Okumak ve yazmak kadar iki iyi dost bulamazsınız. Bir başlayın, bırakamayacaksınız.
Nasıl ki facebook, twitter gibi sosyal paylaşım siteleri için vakit ayırıyorsunuz, sadece kendinizle paylaşmak için bir alan yaratın.
Bakalım, nereye gidecek ?
Televizyonu hayatınızdan çıkarın. Sizi, aptallaştırmasına izin vermeyin.
Dilerseniz, bir blog açın google'da. Çok kolay ve zevkli.
Bilgilerinizi paylaşın insanlarla, keyiflerinizi, seyahatlerinizi, anılarınızı ne isterseniz.
Yazın işte. Paylaşacağınız birileri mutlaka çıkacaktır, sizi okuyan, teşekkür eden insanlar. Amerika'dan, Hindistan'a, Birleşik Krallıktan, Belçikaya oradan Rusyaya ulaşmak ne haz anlatamam.
Futbol, siyaset ve diziden oluşan, bermuda şeytan üçgeninden çıkıp, okyanuslara açılın, yazarların ve sizin zihniniz nereye kadar giderse, sınırsız bir dünya var orada.
Bu değişiklik, olumlu ve güzel şeyler düşünmenizi sağlayacak, emin olun. İnsanlarla uğraşmaya vaktiniz kalmayacak. Daha az sinirleneceksiniz olan bitene.
Ve daha iyi hissedeceksiniz.
Kendi, kendinizin yaşam koçu olun. Ve ne değiştirmek istiyorsanız, bugünden tezi yok başlayın işte. Pazartesileri beklemeden.
Habire, saygısızca, birbirine bağıran yoğunlukla adamlar ve arada kadınlar sinsilesi. Ayhan Sicimoğlunun keyifli programı hariç, normal kanallarda tahammül edebildiğim birşey yok. Hatta onu bile seyretmiyorum uzun süredir.
Allahtan, Dijitürk var. Yoksa zaten hiç açılmayan televizyonumuz ile ilişkimiz top yekün kesilecekti.
Futbol için kavga eden adamlar, ukalaca ve anlamsız tartışmalar, siyasilerin habire birbirini itham eden ve hiç bir çözüme ulaşmayan konuşmaları.
Ülkemin cehaleti ve boşluğunu her an görmek çok yorucu ve üzücü geliyor bana.
Anlamsız diziler. Ah o diziler. Haydi, çok yaşlı ve artık fazla zevki kalmamış insanları anlarım, ya gençler. Bazen bağırmak istiyorum. '' Okuyun Biraz ''.
Ara sıra,işten, kitaptan, sohbetten, başımı kaldırıp biraz televizyon seyredeyim dememle televizyonu kapatmam arasında en fazla 10 dakika oynuyor.
Hiç birşey yok.
Evimdeki televizyonları iyice minimalize ettim zaten, bir dönem, bir sebeple evin her odasında varlığını sürdüren televizyonlar uçtu gitti. Salonumda artık televizyon yok, mutfağımda da, yatak odamdanda attım.
Yaşasın, aptal kutularına ölüm.
Onun yerine, baş ucumu, okumak için sıralanmış bir sürü kitapla doldurdum.
Kitap hazırlığı için notlarım. Yabancı kaynaklardan çeviri yapabilmek için, sözlüğüm ipadim.
Ve akşamları çok kıymetli hobilerim ile uğraşmak için oturma odamızı düzenledim. Artık rahatça çalışabileceğim bir odam var.
Kitap yazmaya başlayabilirim. Bugüne kadar aldığım tüm notlar, yazılar, birer, birer düzene girebilir.
Bir roman, kısa hikayeler, yemek kitabı...
Hepsini yazabilmek için, keşke biraz daha zamanım olsa, ama yok.
Bisikletimi tamir ettirebildiğim gün, her yere onunla gideceğim. Hayat budur işte.
Hobilerle uğraşmak, başkalarıyla değil.
Kendimi bildim bileli yazıyorum. Ve okuyorum, kana, kana, doya, doya.
Her kitapta, birşeyler bulmak öğrenmek olağanüstü bir zevk.
İsterdim ki ülkemde okuma oranları yükselsin. O zaman, anlamsız düşünceler azalır, insanlar kendilerini geliştirmeye odaklanır ve çok daha kaliteli bir iletişim olurdu herkesin arasında.
Ancak ne yazık ki, ülke olarak çok ama çok cahiliz. Kim ne derse desin.
Eski yıllarda, okumasa da insanların görgüsü, adabı, kültürü vardı, yöresel olarak.
Şimdi, aşure gibi bir ülke olduk.
Bize yamanmak istenen aptallığı kabul edip, habire televizyon karşısında afyon yutmuş gibi oturuyoruz.
En sosyal halimiz ne ?
Haydi spora gidelim, bir saat yürüyelim, briç oynayalım, kitap kulübü kuralım, her hafta bir kitap okuyup tartışalım. Haftasonları kültürel ya da keyfi geziler yapalım, yakın çevremizde, desteğe ihtiyacı olan gruplara, fiziksel olarak yardım edelim.
Kendi bildiklerimizi, birilerine aktaralım. Kenar mahalelere gidip, çocuklarla sohbet edelim. Biraz kitap okuyalım.
Çok mu fantastik geldi. Değil efendim. İsterseniz değil.
Bütün gün neler yaptığınızı düşünün. İşte kaç saat verimli çalışıyorsunuz ?
Evde ne yapıyorsunuz ?
Kaç saat televizyon başındasınız ?
Kaç saat bilgisayar başındasınız ?
Bugün ne öğrendim diye kaç kere soruyorsunuz kendinize ?
Bugün kime faydalı oldum diyor musunuz mesela ?
Hayatınıza tat katan ne var ?
Ne yaparsanız mutlu olacaksınız ?
Dileklerinizi bir kağıda döktünüz mü hiç ?
Ve yapmak için uğraştınız mı ?
Bugün bir değişiklik yapın, D&R, Remzi ya da Dost kitabevine gidin. Şöyle bir bakın. Hoşunuza giden herhangi bir kitabı alın. Roman olur, hobi ile ilgili olur, araştırma olur, tarih ya da kişisel gelişim olur. Ne olduğu önemli değil. Yeter ki, siz de okuma isteği uyandırsın.
Sonra, güzel bir defter ve kalem alın. Günlük tutmak için. İsteklerinizin yazdığı, hislerinizin yazdığı güzel bir defter.
Okumaya ve yazmaya başlayın, daha fazla vakit kaybetmeden. Okumak ve yazmak kadar iki iyi dost bulamazsınız. Bir başlayın, bırakamayacaksınız.
Nasıl ki facebook, twitter gibi sosyal paylaşım siteleri için vakit ayırıyorsunuz, sadece kendinizle paylaşmak için bir alan yaratın.
Bakalım, nereye gidecek ?
Televizyonu hayatınızdan çıkarın. Sizi, aptallaştırmasına izin vermeyin.
Dilerseniz, bir blog açın google'da. Çok kolay ve zevkli.
Bilgilerinizi paylaşın insanlarla, keyiflerinizi, seyahatlerinizi, anılarınızı ne isterseniz.
Yazın işte. Paylaşacağınız birileri mutlaka çıkacaktır, sizi okuyan, teşekkür eden insanlar. Amerika'dan, Hindistan'a, Birleşik Krallıktan, Belçikaya oradan Rusyaya ulaşmak ne haz anlatamam.
Futbol, siyaset ve diziden oluşan, bermuda şeytan üçgeninden çıkıp, okyanuslara açılın, yazarların ve sizin zihniniz nereye kadar giderse, sınırsız bir dünya var orada.
Bu değişiklik, olumlu ve güzel şeyler düşünmenizi sağlayacak, emin olun. İnsanlarla uğraşmaya vaktiniz kalmayacak. Daha az sinirleneceksiniz olan bitene.
Ve daha iyi hissedeceksiniz.
Kendi, kendinizin yaşam koçu olun. Ve ne değiştirmek istiyorsanız, bugünden tezi yok başlayın işte. Pazartesileri beklemeden.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)











