Sayfalar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

13 Ağustos 2013 Salı

Roma günlüğüm ... Galleria Doria Pamphilj

Domenica 14.07.2013
Sabah yürüyüşü yapmak için dünyanın en uygun yeri neresi ? Via del Corso tabi ki. Kapılara aşık olan bendeniz için Antika bir okyanus sanki. Grand Plaza'nın önünde başlayan yürüyüşümün, son durağı, Piazza Venezia...
Arada gözüme çarpan bir müzeye dalıyorum , Galleria Doria Pamphilj . Köklü bir ailenin evi, inanılmaz eserler ile dolu. Evi size bugünkü sahibi , prens jonathan doria pamphilj anlatıyor. Minimum 1 saat daha azı kurtarmaz eserler müthiş. Odaları ve salonları gezerken kendinizi, bir balonun ortasında bulabilirsiniz eğer kendinizi verebilirseniz. Çıkıp yoluma devam ediyorum . Buraya yol denemez canlı müze. Başınızı çevirdiğiniz her yer sanat...
Collona, Montecitorio, S. Lorenzo in Lucina...
Hangisine bakacağını şaşırıyor insan . Alelade bir bankanın kapısına takılıp kaldınız mı hiç ? Merak etmeyin Roma'da bakıp kalacaksınız. Çünkü o bile sanat eseri. 
Saat 19:00 beş saattir yürüyorum , dinlenme vakti. Piazza navona o la la ... Dört nehir Çeşmesi , Bernini' nin 1651 yılında yaptığı bir eser. İşte Roma'yı bu yüzden seviyorum. Her yer sanat. Karşımda Sant Agnes ve müzik şöleni. 
İnsan daha ne ister, gözüm, ruhum, topyekün bedenim besleniyor bu şehirde. 
Pazar ayinine katıldım. Keşke bizim dinimizde bu kadar naif ve baştan çıkarıcı , katılımcı olabilse. Kilisenin görkemi karşısında etkilenmemek mümkün değil. Ama dikkat bazı kilise ve bazilikalar, şort ve kolsuz kıyafetlerle kabul etmiyor . 
Dönüş yolunda biraz dükkan baktım. Ucuzluk feci bilsem o kocaman bavulu almazdım : (((
Otele dönüp bir duş faslından sonra yola devam Piazza del popolo. Vatikan. San  Pietro Bazilikası go , go , go...


11 Ağustos 2013 Pazar

Roma günlüğüm ... Piazza ve Fontana

Sabato 13.08.2013
Bu şehri seviyorum, neden bilmem ama kanım burada akıyor sanki. Hiç gelmeden sevmiştim. Gelişimi hep ertelemiştim. Çok özel olmasını istiyordum çünkü . Oysa şehir özel zaten. Derinliği olan her yanı sanatla dolu bir cennet burası. 
İstanbul gibi , ne durumda olursam olayım,  mutlu ediyor  beni , Roma'da aynen öyle. 
Sıcak, sıcacık bir şehir burası . Canlı, neşeli, hayat dolu, sevecen ve tevâzulu . 
İnsanlar,  özenle seçilmiş sanki, hepsi güleryüzlü sempatik. İtalyan dilinin yapısından kaynaklı . Sinirlenmiş halleri bile keyifli. 
Hızlı konuşmaların arasında patlayan kahkahalar, tüm bedenlerini kullanarak konuşan insanlar ve tabi İtalyanca'nın o lirik, tınısı büyüleyici . 
İlk durak Pantheon, ilk gelişimde öylesine etkilendim ki , görmek istediğim ilk yer o. 2000 yılı devirmek üzere olan,  muhteşem bir yapıt. Hiç bozulmamış bir tapınak. İçine girdiğinizde, bütün kalabalığa rağmen, sakinleştiren ve dinginleştiren, bir yapısı var.  Anlatılmaz, yaşanır. Gidip görmelisiniz. Sanki canlı, yaşıyor. M.S. 118 yılında, imparator Adrianus tarafından yaptırılmış . Krallar ve soyluların mezarları ve Raffaello'nun mezarıda burada . Yenilenmeden,  ayakta kalmış enfes bir yapıt . Piazza di spagna , uğramadan geçemezdim. Hınca hınç dolu, sanki herkes burada . XIV. Louis tarafından, Fransız kilisesi, Trinata dei Monti'ye çıkmak için yaptırılmış, merdivenler.  400 yıldır ( bilinen) ayakta duran bu meydanda,  İtalyada bir çok imzasını göreceğiniz, Bernini'ye ait kayık heykeli var. Keşke,  bizim ülkemizde doğsaydı diyeceğim, ama öyle olsaydı, şu an yaşayan hiç bir eseri kalmazdı herhalde. Kurgularına ve anlatımına bayılıyorum. 
Şöyle bir şehir turundan sonra, yorulmuş bacaklarımı, geleneksel Toscana yemekleri yapan, minik bir restaurantta dinlendiriyorum. Terra di Siena . Piazza Navona'nın sonundaki sokaktan sağa girdiğinizde, karşınıza küçük bir meydan çıkacak . Piazza di Pasquino, köşedeki çeşmenin önünde  durup bakın, solunuzda göreceksiniz. 
Piazza Navona, dinlenmek için harika bir mekan bu arada. Antik stadyumun üzerine inşa edilmiş, dev bir barok meydan. Bernini'nin Fontana dei Quattro Fiumi ( dört nehir çeşmesi ) etrafında dizilmiş sayısız kafe, restorant, bar ve çeşit, çeşit müziklerle her saat canlı. 
Gelelim gittiğim restorant'a. Lüks beklemeyin, ama derdiniz gerçek Toscana  mutfağıysa, meydanlarda bulabileceğiniz az ve doğru adreslerden birindesiniz.  Molto bene : )))
Başlangıç gerçek bir klasik, crostini. Gayet basit, ama çok sevdiğim bir giriş yemeği bu. Crostini , kruton anlamına geliyor . Kızarmış ekmek parçaları yani. Ekmekleri küçük parçalar halinde kesip, üstüne farklı malzemeler koyup, fırına verdiğiniz keyifli kezzet. Toscana usulü, . Diğer benzer versiyon ise, bruschetta ... Farkı fırına konmaması, kızarmış ekmeğin üstüne,  sıcakken sarımsak sürülüyor,  kızarmış ekmek doğal rende vazifesi görüyor . Ve onun üstüne de envayi çeşit malzeme. Bazısında mantar, bazısında acılı ezme,  bazısında domates... Gastronomiss bloğumdan, Pazartesi'den itibaren takip edebilirsiniz tariflerimi . 
Roma da, her yerde, iki şeye mutlaka rastlayacaksınız, çeşmeler ve canlı müzik,  bu ikili olmazsa olmaz. 
Bernini, Micheal Angelo, Vivaldi ve dünyanın sayılı sanatkarlarına sahip bir ülkeden ne beklenebilir ki !
Bu noktada,  müzik konusunda küçük ve pek çok kişi tarafından bilinmeyen bir notu belirtmeden geçemeyeceğim.
 Roma Katolik Kilisesi, dinsel müziği örgütlemesinin ve ölçütlemesinin yanı sıra, madrigal ve opera gibi dindışı sözlü müziğin gelişmesine de katkıda bulunmuş ve temelini atmıştır. Oda müziği, konçerto ve senfoninin tohumları o zamanlarda atılmış.
Klasik müziğin, şu an bildiğimiz forma gelmesinde, çeşitlemesinde Roma'nın katkısı tartışılmaz olunca, ülke dev sanatçılarında yetiştiği yer oluyor kaçınılmaz olarak. 
Arya ve aryantikler havada uçuşurken, yanınızdan gelen su sesi ve platoyu andıran evlerin arasında, balkonlardan Nazlı, Nazlı sallanan çiçeklerin doyumsuz ahenginde, cappucino içmek nasıl anlatılır ki ... Burası sanat dolu, burası hayal bahçemin balkonu. Detone bir tek ses, anlamsız bir tek şarkı yok. Bu ülkede, Allah'a şükürler olsun, Türkçe sözlü pop müzik diye devşirme bir kavram yok. Her sabah, arya ile uyanmak tadına doyulmaz bir duygu.

9 Ağustos 2013 Cuma

Roma günlüğüm 1

Herneyse... Devam edelim. 
Herhangi bir taşıt kullanmadığım için, hergün en az 7-8 km yürüyorum . Roma'ya geldiğimden bu yana iki kez taksiye bindim. biri havaalanından otele gelmek için, diğeri tren istasyonuna gitmek için bu kadar. Sonuç, uykusuzluk sorunum bayağı toparlamıştı ama Roma'da topyekün bitti : )))) çünkü cidden yorgun oluyorum, odama döndüğümde . 
Bu arada, tüm ekibim, Rahat edeyim diye müthiş destekliyor, hepsine tek, tek teşekkür ederim. Onların özverisi, çalışkanlığı ve sadakati ile burada bu kadar rahatım. 
Öğrenci olmak çok güzel, okumak muhteşem, bir de hafızam iyi olsaydı . 
Neyse,  her akşam araştırdığım bir Trattoria'da yemek yemeğe çalışıyorum. Çünkü,  bu seyahatin sonunda, elimde detaylı Roma hatta İtalya mutfak rehberi olmasını istiyorum. Detayları oldum olası sevmişimdir. Bir de,  her yemeğin farklı versiyonlarını tatmak önemli bana göre. Minik bir kitap ile paylaşacağım tüm gözlemlerimi . Herkes eline aldığında kolayca nerede, ne yiyeceğini, ne kadar ödeyeceğini ve İtalya'nın kendine özgü bir takım adetlerini biliyor olacak. 
Çünkü İtalya aynen benim gibi, detayları göremezseniz yaşayamazsınız : ))))
Şimdi gelelim genel olarak İtalyan mutfağını tanımaya. Kitabımdan püf noktaları paylaşmaya başlıyorum. Detay isteyenler,  kitabı beklemek zorunda :)))) Desteklerinizi bekliyor olacağım. 
Öncelikle, önemli bir yanılgıyı düzeltmem lazım. Genellikle Roma'yı anlatan site ya da kitaplarda Trattoria'lar, Ristorante ( Restorant) lardan ucuzmuş gibi bir yanılgı yaratılıyor . 
Bu kocaman bir " Yalan"  . İyi birTrattoria, gayet pahalı olabilir. özellikle içki içiyorsanız.  
İkisi arasındaki fark, Trattoria'ların aile işletmeleri olması . Burada herşeyin açığını ve kapalısını bulabilirsiniz. Şimdi bu ne demek diyenler için minik bir tüyo, şarap şişe ile de gelebilir açıkta . Ev yapımı şarapları denemenizi kesinlikle tavsiye ederim . Özellikle Toscana bölgesinde seyahat ediyorsanız . Riske girmemek için bir bardak alabilir ya da tatmak isteyebilirsiniz. Daha sonra birkaç önerim olacak. Eğer direk su isterseniz, büyük olasılıkla açık olarak, cam şişe içinde gelecektir,  çünkü çeşme suyu her yerde içiliyor . İstemiyorsanız mutlaka marka belirtin . Bu arada bir ipucu daha, habire su parası vermenize gerek yok, adım başı bir sürü çeşme var. Siz de İtalyanlar gibi yapın. Şişenizi yanınızda taşıyın ve çeşme gördükçe doldurun. 
Gelelim Trattoria meselesine ...
Trattoria'nın Türkçe'de karşılığı yok.  Bu nedenle , sözlük karıştırmayın. Ha bu arada google translate'e italyanca konusunda hiç güvenmeyin, çünkü burada hemen hemen her kelime, yanına başka bir kelime gelince anlam değiştiriyor. Google bu konuda gerçekten çok kifayetsiz kalıyor. Ve gerçek bir çeviri istiyorsanız, önerim İtalyanca'dan İngilizce'ye oradan Türkçeye çevirmeniz . 
Trattoria, Geleneksel İtalyan Yemekleri yiyebileceğiniz, menüsünde ev yemekleride olan yer diyebiliriz sanırım. Restorant demiyorum , çünkü İtalyanlar bunu şiddetle reddediyor. Şık restoranlarda, İtalyan yemekleri bulamaz mıyım ? Sorusunun yanıtı " evet " bulabilirsiniz. Şık olmayanlarında da. Ama, İtalyanlar Restorantlara, diğer mutfakları denemek istediklerinde gidiyorlar  daha çok, bunu bir yere yazınız . Fark bu. 
Hangi Trattoria'da ne var araştırmanız lazım. Turistik bölgelerdekilerin menüleri, birbirine oldukça benziyor aslında. Bazıları, tüm İtalyan yemeklerinden derlemeler servis ediyor. Bazıları bölgesel ağırlıklı çalışıyor. Ki bu tip yerlerde, çok özel şeyler tadabilirsiniz. Mutfakları bizim gibi çok geniş. Pasta ( makarna ) sosları sonsuz desem yalan olmaz. Benim hiç bir zaman uzmanlık alanım olmadı,  ama balık konusunda da gayet iyiler. Deneyin derim. 
Sardegna'da deniz kestanesi içinde spagetti yiyebilirsiniz mesela . İkisini de seviyorsanız ne ala, alın size bizde olmayan bir lezzet. 
İtalya mutfağı, bölgesel olarak çeşitlilik gösteriyor ve her bölge en iyi mutfağın kendisinde olduğunu iddia ediyor. Sicilya'da deniz ürünleri, Toscana'da et, Roma'da pizza, pasta ağırlıklı bir mutfak var. Seçim sizin. Kuzey, Güney arasında ciddi fark var. Roma'da tatlı kültürü pek yok. Milano bu konuda harikaydı oysa. 
Tiramisu ve dondurma seviyorsanız Roma sizi mutlu edecektir . Ancak diğer tatlıları çok başarılı bulduğumu söyleyemem, bu benim yorumum. 
Benim favorilerim, Roma , Toscana  ve Sicilya mutfağı . 
Toscana daha geleneksel bir mutfak. Roma biraz daha karışmış İtalya geneline. Toscana ayrı bir efsane, ona daha sonra geniş bir zaman ayıracağım . 
Dönelim Trattoria meselesine.  İtalya aşırı turistik bir ülke . Bu nedenle, merkezi noktalarda, çok az sayıda iyi Trattoria var. Çünkü bu noktalar, günün her saati çok kalabalık ve gürültülü. Ancak bu hiç olmadığı ya da kalitesiz olduğu anlamına gelmesin. Çok başarılı örnekler var ve içlerinde, bir asır devirenlerde. Hepsinin sahipleri işin başında. Özelliği bu, aile restorant'ı. 
Öncelikle bunu bir yere not edin . 
Bu arada pasta ( makarna ) pizza gibi yemekler, İtalya geleneği , ama yapılışı bölgesel olarak farklı. Yani sonuç olarak, yemek seçip öyle araştırma yapmalısınız. 
Toscana mutfağı et ağırlıklı, bu nedenle makarna soslarına dikkat edin, eğer et sevmiyorsanız, kuzu ya da bir başka et cinsini yememeyi tercih ediyorsanız, etsiz ama et ile yapılmış bir sosla makarna geldiğinde,  yiyemeyebilirsiniz. Dikkat edin . Benden söylemesi. 
Bir başka önerimde, özellikle Toscana bölgesinde, eğer menüyü anlamadıysanız, mutlaka sorun, dana eti diye sipariş verip ( ki daha yoğun sığır kullanılıyor ) önünüze işkembe yemeği gelebilir . Bir sürü para verip , aç kalabilirsiniz . Ama işkembe seviyorsanız,  mutlaka deneyin, Toscana'ya özel geleneksel bir yemek ve çok sevmiyor olmama rağmen denedim. Gayet güzel. Gelecek yazılarımda örnek menüleri isimleriyle paylaşacağım ...
Fakat çok basit bir ipucu verebilirim. Nerede yerseniz yiyin , lezzetli bir pizza ya da pasta ( makarna ) yiyeceğinizi hemen, hemen garanti edebilirim . Kesinlikle bu işi biliyorlar . Benim gibi çorba sevenlerdenseniz, özellikle Tratorria'ya gittiyseniz çorba yemeği ihmal etmeyin. Sebzeli çorbaları çok leziz. Kocaman bir tabakta geleceğinden ve doyacağınızdan emin olabilirsiniz . Günün çorbasını sormayı ihmal etmeyin . 
Ve unutmayın İtalya'da herşeyi bizler ne yazık ki 2,5 ile çarpmak zorundayız. Paramız çok değersiz. 
Yani bir Avrupa vatandaşı için gayet makul olan fiyat, bize yüksek gelebilir. Ancak elimizden birşey gelmiyor, paramızı bu derece değersiz hale getirenler utansın. 


8 Ağustos 2013 Perşembe

Roma günlüğüm

Roma'ya geldiğimde, inanılmaz bir vaktim olacağını ve uzun süredir bekleyen yemek kitabımı düzenlemeye başlayacağımı,  yazabileceğimi bile düşünmüştüm .  Bu arada olabildiğince, gezicektim. 
Planlarım tamamen ters  çıktı. İlk hafta İtalyancayı biraz söküp, 2. , yani bu hafta mutfağa başlayacaktım. Falan, filan her zamanki gibi planlar tutmadı tabi ; )))
Neden mi ? 
1. Dil konusunda harika bir tip değilim. Çünkü ona ayıracak ne yazık ki vaktim olmadı. ( artık yaratacağım )
2. Şansıma beginner sınıfının yarısı İspanyol, ve l'insegnante ( öğretmenim ) sevgili Loradana son hızla, onlara göre gidiyor , 3. Gün fiil çekimleri bitmişti. Ve benim sorduğum tek soru " Ne dedi " ...
3. İtalyanca hiçte umduğum kadar kolay çıkmadı , tekil, çoğul, kadın, erkek kelime yapısı, gibi bizim hiç bilmediğimiz bir yapı var. Vurguya göre kelimenin anlamı değişiyor. imdaaaat. Oğlumun değimiyle fransızca gibi... Üstelik italyanca yazıldığı gibi okunur denilse bile,  işin aslı hiç te öyle değil. 
Bütün öğleden sonra derse girip, bütün sabah deli gibi ders çalışıyorum. Sınıftakilere yetişmem lazım, bir işi ya tam yapacaksın, ya da hiç başlamayacaksın.  italyan mutfağını anlamak için, bu dili anlamam ilk şart.  Bu herkes için geçerli olmayabilir, ancak ben içimde yaşamak ve hissetmek zorundayım, her konuda. Sığ olan hiçbirşeyden hoşlanmıyorum. 
Herkesin bir kusuru var. Benimki de bu ! Öğrenmeye doyamıyorum, hissetmem lazım. İnandığım şeyin ardından gitmem onu bütün, bütün anlamam lazım. 
Ve Rafine şeyleri seviyorum. Bir dilim ekmek, bir parça peynir olsun yediğim, içinde yeter ki sığlıktan eser olmasın. 
Ne alakası var diyenleri duyabiliyorum. işte fark burada başlıyor. Artık anlatmaktan vazgeçtim, artık herşey sadece Anlayana...




1 Temmuz 2013 Pazartesi

YAŞASIN 44 YAŞ : )))


Yaş dediğin garip, hop diye gelip, geçiyor.
Zaten ilk on evde, okulda geçiyor. İkinci on, Allah'a emanet, üniversiteye girmek için hazırlan, spor takımlarına girmek için uğraş, ailene yaraşır olmak için uğraş, derken hop o da gitti. Geldin mi 20 yaşına, hem de bir çırpıda...
Benim gibi, erkenden ( ne varsa ) evlenenlerden iseniz, üniversite hayatının keyfini yaşayamadan, gençliğinizi bilmeden,  ev sorumluluğu, küt üstüne çocuk, iş, kariyer, para kazanmak için çalışma faslı derken, oldun mu 30 ...
Ne gençlik kalıyor, ne keyif, sorumluluk koşturmaca.
30'lar çok kıymetli, doya doya yaşanmalı derken, hala devam eden kariyer kıskacında yol almaya devam.
Çocuğun okulu, geleceğinin planlanması, sorumluluklar , doğru sandığın yanlış insan, koşuşturma, harala, gürele, gitti mi size 30'larda...
Kendin için ne yaptın sorusunu ilk kez, 40 yaşıma bastığımda sormuştum.
Kendin için ne yaptın ?


Başkalarını mutlu etmek için, başkalarının yüklerini omuzlamak için, ne kadar anlamsızca kendi hayatımı harcadığımı gördüğümde yaşadığım panik görülmeye değerdi.
Komiktir, en yakınımdakiler bile göremedi. Çünkü herkes kendi derdindeydi ve herkesin benimle ilgili tek ortak paydası, onların işine yarıyor olmamdı. O kadar.
Verdiğim tek bir karar vardı.
40'lar benim, sadece benim olacak.
Hiç kimse için ki, buna oğlumda dahil, harcamayacağım.
Yine, gereken her tür sorumluluğu alacağım, ama 10 insan gücünde çalışıp, sabah iş, gece ev, iş seyahatleri, bomboş otel odalarında saatlerce bilgisayar başında, yapayalnız ve şiddetli mutsuz zamanlar yaşamayacağım dedim kendi kendime.
40 yaşıma geldiğimde gördüm ki, insanlar, siz ne verirseniz onu alıyor, bir süre sonra öyle bir tembelleşip, bencilleşiyorlar ki, sizin ne istediğiniz önemli bile olmuyor. Hatta yanılıp, yakılıp basit bir şey isterseniz, bir de şımarıklıkla suçlanıyorsunuz.
Şaka mı bu ?
Sadece, onlar için 7/24 çalışan robot yaratığa dönüşüyorsunuz.
Anlamlı anlamsız her şeyi yapar hale geliyorsunuz. Bir kaç şirket yönetip, aynı zamanda, eve dönüp yemek yapıp, ertesi gün uçağa atlayıp, şehirden, şehir'e koşuyorsunuz.
Komik yanı, yetersiz bulunuyorsunuz.
Şaka mı bu ?
Mütevazi olamayacağım artık, kendime benzeyen bir insanı pek göremiyorum. Hem her daim bakımlı olacak, hem evinde her durumda saraylara layık sofra olacak, hem çoluğuyla, çocuğuyla dört, dörtlük ilgilenecek, hem ailesinin her durumunda yanında olacak, hem arkadaşlarına vakit ayıracak, hem ekip eğitecek, hem organizasyon yönetecek, hem yeni projeler için çalışacak, hem kendi şirketinin, tüm sosyal medya ve tanıtım ağıyla ilgilenecek, hem devlerle savaşacak ve ticari hayatta ayakta kalmaya çalışacak. Hem spor yapıp, deli gibi kitap okuyacak.
Kötü ruhlu insanların hayatımda yarattığı gereksiz vakit kayıplarını saymıyorum bile. Bu tempoda, tanıdığım bir çok insan, nefes bile alamaz.
Boğulur, kalır.
PEH..
Ev hanımı ya da memur olup, saçı başı dağınık gezen, habire kilo alan, yaptığı yemekler hep aynı, evine bakmayan, bir tane kitap okumayı bile dert sayan, çocuklarının geleceğiyle ilgili en ufak yatırım yapmayan, tüm sorumlulukları bir erkeğe yığıp, yan gelip yatmaya alışmış, yaptığı en ufak bir şeyi, genetik bilimde çığır açmış kadar önemli sayan, binlerce insan tanıyorum. Ve hep aynı cümleyi duyarım. '' Ben yıllarımı verdim '' Neye verdin o yılları ''
Ama komiktir, o tip insanlar basit bir şey yaptığında bile önemli olur.
Sonuç olarak, kimse kimseden kıymetli değil, ama kendi kıymetinizi de bilmeniz , bir noktadan sonra öğrenmeniz şartmış.
Ben, bu kısmını biraz zor yollarla yaptım. Asla yaptıklarımla yetinmedim, hep eksik hissettim, daha fazla, daha fazla...
Değer verdiklerim, kıymetimi bilemedi belki de... Bilmiyorum.
Burada hata kimin belli değil. Çok fazla verici olduğunuzda, karşı taraflar alışıyor.
Çünkü insanlar, sizin yaptıklarınızı rutin olarak görmeye başlıyor ve önemli gelmiyor artık. Hep daha fazlasını istemeye, giderek doyumsuz ve yorumsuz hale getirmeye başlıyorlar.
Ve bir süre sonra kendiniz için bir dakika bile ayıramaz, sevdiğiniz kitabı elinize ancak gece ikide almaya başlar hale gelince, hop diyorsunuz dur bakalım.
Bu benim hayatım...
Yeşim yapar, Yeşim halleder lafını duymaktan nefret ettiğim çok gün olmuştur. Anlamsız vakitleri, hiç alakam olmayan insanların işini çözmek için boşu, boşuna harcadım.
Hepsi bir deneyim, geldi geçti.
Kendi önünde bilgisayar varken, bir yerin adresini bile size soran o kadar çok insan var ki.
araştırmaktan bulmaktan aciz. Çünkü kafalar hep başka şeylerle meşgul.
Kendini geliştirmek, araştırmak, okumak değil. O ne yapmış, bu ne yapmış, şuna ne kötülük yapabilirim.
Birinin başına kötü bir şey geldiğinde mutlu oluyor insanlar, bu millet ne zaman bu kadar, kötü, zırcahil ve zavallı oldu.
Üzülüyor insan. Herkes biraz daha kültürlü, biraz daha gelişmiş olsa her şey ne güzel olur.
Karşılıklı sohbet edebilecek insan sayısı o kadar az ki. Sohbetler yavan, hep aynı konular, zekadan eser yok.
İşte tam bu noktada yeter dediğiniz bir an var.
40 yaş benim için aynen öyle bir andı. Artık kendim için yaşamak istediğim, elliyi görmeden, tren kaçmadan önce binmek istediğim bir nokta.
Gençliğimi yaşayamadım, bari orta yaşın keyfine varayım.
Çalışmıyor muyum ?
Aksine daha çok çalışıyorum.
Derdim az mı ?
Aksine çok daha fazla...
Ama karar benim.
Başka hiç kimsenin değil.
Kalbimde ne kadar cam kırığı var ise, tek tek tamir ediyorum. Yavaş, yavaş hiç acele etmeden.
Önemli olan bu. Önce insanın kendini iyice tanıması. Her gün öğrenmek, daha çok öğrenmek.
Merak ettiğin konularda eğitim almak.
Öğrenmenin sonu yok, yaşı yok.
Yeter ki insan istesin.
Keşke, insanlar biraz da çevrelerine bakmayı, çevrelerindeki istekleri, önemleri görmeye çalışsalar o zaman hayat çok daha kolay olurdu.
Devamlı şikayet eden, hayatının her anından mutsuz, ama bunu değiştirmek için hiç bir şey yapmayan insanlardan oluşan bir topluluğuz sanki.
Sihirli değnek bekliyorlar hayatları değişsin diye.
O değnek sizsiniz.
Başka bir değnek yok.
Ya değişirsiniz, ya da birilerinin gölgesinde yaşar gidersiniz.
40 yaş bunun için harika bir yaş.
Şimdi 44'e basacağım. İki tane dört yan yana ... Bir tanesini görünce hayatımın paniğini yaşamıştım.
Artık yaşımla ve kendimle barıştım. Kızmıyorum,  yaşadıklarıma, harcadıklarıma, yapılan haksızlıklara, iyiliğe karşılık kötülükle gelenlere...
Biliyorum ki ben kazançlıyım hep. İçimi tertemiz, kinden, nefretten, cehaletten, intikamdan var olan bütün çirkin cehennemlik duygulardan uzak tuttuğum için.
Önüme bakıyorum. Bir günün, diğerinden güzel olması için çaba gösteriyorum.
Sabah kuş sesi duyduğumda mutlu oluyorum, hala duyabildiğim için.
Sıcak bir simit yediğimde, ağzımdaki tat ile keyif alıyorum.
Güzel bir müzik, harika bir kitap, bir kadeh şarap...
Hayat o kadar zorlanacak, abartılacak bir şey değil.
Annemin lafını kulağıma küpe ettim, her zorda kaldığımda çınlıyor. '' Kızım merak etme, Allah'tan başka kimse sana rızkını veremez. Hala hayatta isen, yiyecek ekmeğin var demektir. Zaten rızkın biterse canını alır. ''
Bu kadar basit.
Bu kadar basit.
Daha iyi bir araba, daha iyi bir ev, daha iyi...
İyinin sonu yok.
Ama hayatın sonu var.
Hem de, her an gelebilecek bir son.
Enerjimi, beni kullanan, sömüren insanlara vermiyorum artık. Benim için yorulan, çabalayan, gerçekten seven insanlara ayırıyorum.
Sevmediğim bir şey varsa, kimse kırılmasın diye katlanmıyorum. Kırmadan istemiyorum diyorum, istemiyorum.
Mucizeler beklemiyorum bu hayattan, sevgiyle, üzüm koruk olmuyor bunu öğrendim.
44 bana iyi geldi.
Demlendim. Büyüdüm.
Ama içimde, cıvıl, cıvıl kanat çırpan kuşun sesini duyuyorum artık. Gözyaşlarımın arasında, yitip gitmiyor.
Çocuk kalbim, o heyecanım hala içimdeymiş, capcanlı...
Hiç kaybetmeyeceğim artık onu, ayakta tutan, coşkulu minik bebeğimi.
Her ne yaşadıysam, yaşadım, hepsi benim, iyi ve ya kötü...
Olsun...
Ve en güzeli artık korkmuyorum.
Ne 40 katırdan, ne 40 satırdan.
Biliyorum ki, her koyun, kendi bacağından asılacak.
Biliyorum ki, mutlu ettiğin kadar mutlu olacaksın.
Biliyorum ki, bu hayatta en büyük ödül, temiz bir yürek, parlak bir zeka, çalışan bir vücut.
Gerisi gerçekten boş.

Artık nasıl mı düşünüyorum... Aslında bu yolda benim yanımda uzun süredir olan, düşündüren sevgili Şems ve Mevlana gibi. Yüreğimde her zaman bir derviştim. Ve iyi ki öyle olmuşum. Bu iyiliği kullananlara kızıyordum. Ama o da bir deneyimmiş. Öğrenmenin sonu yok.


İyiki Geçiyorsun Zaman...
Ya Acının Derinime İşlediği Bir Anda Donsaydın ... Diyorum mesela Mevlanaya öykünerek...
Ya da
Altın olsam Değerimi Herkes Bilir...
Ben Basit Bir '' Demir'' ;Olayım. Değerimi Sadece '' ANLAYAN '' bilsin ... diyorum artık. Şems Gibi
Kötülük yaptın mı kork,
Çünkü o bir tohumdur,
Allah yeşertir, karşına çıkar... Deyince Mevlana hep dinledim, dinliyorum. Ama bu kez, o kötülerin kendi haline acıyarak.
Herkes dışını süslerken, sen içini, kalbini süsle. Herkes başkasının ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarınla meşgul ol ! Dediğinde Mevlana, düşünüyorum. Başkalarının ayıpları kendilerine, bu hayat herkesin sadece kendi başına yaşayabileceği bir yer. Bana ne... Yaptıklarımı reddetmedim, ayıp, günah demedim utanmadım ki, iki yüzlü davranarak . Allah'a Şükür. Yapmaktan korkmadığın şeyi söylemeye utanacak kadar haysiyetsiz olmadım hiç.

Hiç bu kadar kendim olamamışım. Şimdi seviyorum, 40 ları, her gün yeniden doğup büyüyorum.
Ve yaşasın 44 diyorum...
Allah'a Şükür.

Dip Not: 70 li olduğum için 43 e basacağımı söyleyenler var. Bu yaş hesaplama işi çözümsüz bence. Kim ne diyorsa o. 365 gün sadece : )))




20 Haziran 2013 Perşembe

Nasıl Bir Rejim İsterdiniz ?


Rejim menümüz, altta sıralanmıştır .

Dilediğinizi seçmekte özgürsünüz.
Hemen hepsi yıllanmıştır. Demokrasi ve Cumhuriyet hariç ...
Sanırım bu nedenle, bazılarına çok ucuz geliyor.

Oligarşi ( Tam da şu an bizim yaşadığımız )
Meritokrasi ( Uzun süredir hiç alakamız yok. )
Aristokrasi ( Soylu sınıfı mı ? Nerede )
Plütokrasi ( Eh buna biraz yakınız, money talk )
Cunta ( Bu da var, kontrolsüz güç, güç değildir . Pardon bu bir markanın sloganıydı : )))
Talassokrasi ( Deniz'de birşeyler var, ama yakınından bile geçmiyoruz )
Teknokrasi ( Devletin akil adamlarını sayarsak , belki ama Hülya Avşar bizi nereye götürür ... Siz karar verin . ; (( )
Monarşi ( Bayağı yakınındayız )
Otokrasi ( Bu rejim şekli size kimi çağrıştırıyor ? )
Despotizm ( Anlamı içinde saklı )
Diktatörlük ( Tek kişilik stand up )

Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir ( Yorumsuz )

Cumhuriyet, hükümet başkanının, halk tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimidir. Egemenlik hakkının belli bir kişi veya aileye ait olduğu monarşi ve oligarşi kavramlarının zıttıdır. ( Yorumsuz )

Bu yazıda, yoruma gerek yok. Daha bir sürü var, aralarından seçtiklerim bunlar. Hangisini yersiniz bilemem, menü bu ... Birini seçin : ))))

Ve Şems noktalar...


Şeriat der ki: Seninki senin, benimki benim. Tarikat der ki: Seninki senin, benimki de senin. Marifet der ki: Ne benimki var ne seninki. Hakikat der ki: Ne sen varsın, ne ben.






Başkaları Hayatı Daha Güzel Görebilsin Diye...


Lütfen, Ayşe Arman'ın bugün yayınladığı yazıyı okuyun. Ve mümkünse, olabildiğinizce tarafsız. Sadece, insan olarak. Üstünüze yapışmış tüm kimlikleri, sıyırıp atarak.
Efekan, 23 yaşında üniversite öğrencisi, gezi olaylarının tam kalbinde , uyumadan, panik içinde yaşananları, gayet basit, insanca anlatıyor.
Beni kalbimden vuran, bu sohbetin bir cümlesi " Başkaları hayatı daha güzel görebilsin diye, gözlerinden olan gençler vardı"
Kocaman yürekleriyle, düşüncelerini savunan minik bedenler. Bu ülke için .
Yıllarca hep söylediğim birşey vardı, 80 'li yıllarda doğan insanların çok azı hedefe sahip. Hemen zengin olmak, bir günde kariyer sahibi olmak dışında istekleri yok. Ama 90'lar gümbür , gümbür geliyor ve açığı onlar kapatacak.
80 doğumlular alınmasın, ancak istisnalar Kaide'yi bozmuyor. Hala aynı fikirdeyim, o dönemde garip bir vurdumduymazlık, para düşkünlüğü ve cehalet var. Arada çıkan bir kaç iyi de, tüm jenerasyonu kurtarmaya yetmiyor. O iyilerde, ailesi görgülü olan, çocuklarını her durumda iyi yetiştiren, azınlık bir kesim . Kime yetsin ?
Ancak 90'lar, ki bunu tamamen tarafsız söylüyorum, top yekün, dolu geliyorlar. Gayet politikler, öylesine kültürlü ve dolular ki, konuşurken Allah'tan elimde akıllı telefon var, İnternet'e bakabiliyorum diye dua ediyorsunuz. Sizi kifayetsiz bırakacak düzeyde, genel kültüre sahipler.
Sadece Türkiye ile değil, dünya ile iletişim içindeler , kapalı kutuda, balık gibi yaşamıyorlar . Bir KARTAL misali, tepeden bakıp harmanlıyorlar, olanı biteni.
Küçük insanlar değiller, onu, bunu çekiştirip, anlamsız dedikodularla saatlerini harcamıyorlar. Onlarla aynı masada oturmak, büyük bir zevk. Canlı kütüphane gibi her biri. Dopdolu, pırıl, pırıl aydınlık yüzleriyle, bir neslin belki hiç ilgilenmediği, şeyleri tartışıyorlar, çatır, çatır .
Onlara bakınca hep cenneti gördüm. Şimdi tüm Türkiye görüyor. Ve onlardan bir kısmının gözleri , göremeyen gözler, yürekler, insanlıktan uzaklaşmış, vicdanını cebinde taşıyan insanlar için kör oluyor .
Bütün bu olan biteni anlamak, neden bu kadar zor.
Gencecik zihinler anlarken, onların annesi, babası olan bizler, neden kifayetsiz kalıyoruz ? Akşam sohbetlerinde " Mangalda kül bırakmayan " Abi'lerimiz neden sus , pus oturuyor?
Bu kadar mı korktuk, bu ülkeden, polisimizden, yönetimimizden?
Peki ... Düşüncesi, inançları ne olursa olsun, sohbet eden, konuşan, paylaşan ülke biz değil miydik ?
Sabah evden çıkarken " Günaydın" diyen. Bakkal'ın önünden geçerken, el sallayıp " Hayırlı İşler" diye seslenen biz değil miydik ? Hepimizin ailesinde, başı örtülü bir akrabamız yok mu ? Ama kimsenin derdi yoktu, diğeri ile, diğeri diye birşey yoktu. Sağ, sol gibi siyasi ayrılıklardan bahsetmiyorum. İnsanların, komşuların, bu ülkede yaşayanların bir uyumu, harmonisi vardı. Karşıklık içinde, uyumla yaşayıp gidiyorduk ki bu bizim geleneğimizde var. Asla Ari ırk olmadık ki. Bana göre, hala yok aslında. Olsa, tamamen zıt görüşte olan insanlarla, bu kadar saygılı bir iletişim kuramazdım.
Birileri, kardeşi kardeşe kırdırmaya çalışıyor . Uyanalım lütfen. Bu oyun ne zaman başladı?
Satrancı oynayanlar için biçilmiş kaftandı bu ortam, parayı öne sürüp kör ettikleri, gözlerin içini boşalttılar .
60'lı yılların direnişçi ruhu, 70'lilerde zaten yok olmaya yüz tutmuştu, moderndi ama hala gelenekselci yapıları kırılmaya müsait değildi.
Hala küçüğünü sevip, koruyan, büyüğüne saygı duyan bir nesildik. Kökümüzden söküp, jenerasyonlar arasındaki bağı , birleştirici köprüyü yıkıp, arayı açamazlardı. Az da olsa, abilerimizden kalma direniş ruhu, en sade haliyle, tam olarak anlamasakta liberallik, yozlaşmamış iş gücü, sabır mevcuttu o nesilde. Çünkü, markalar hayatımıza çığ gibi düşüp gözümüzü kör etmemişti. Hala " Gırgır" "Teksas Tommiks" koleksiyonu yapıyorduk. Saftık, temizdik. Komşu teyze önemliydi, başkasının bacısına yan gözle bakılmazdı. Dallas , flamingo filan, acayip aykırıydı hala hepimiz için . Kültürlerimiz , yaşayışlarımız yakındı. BMW, MERCEDES leblebi gibi satılmıyordu , sahip olanlarda statü sembolü olarak değil, imkanı olduğu için biniyordu.
Ne olduysa, 80 kuşağında oldu. Birdenbire herşeyi gördük. Hazırlıklı değildik. Aileler, çocuklarının görgüsünü koruyamadı. Özenti, harcayan , tüketen, okumayan bir nesil yarattık. El birliğiyle, kocaman üstümüze oynanan bir oyunun piyonu olduk.
80'li kuşağın üstüne oynanan oyun buydu . Jenerasyonlar arası bağı, sonsuza dek koparıp, yeni , a politik, kapitalist, hedefsiz bir nesil yaratmak . Nesiller arası iletişimi koparmak , kökten kurutmak.
Bu arada birileri bunu istedi, birileri kullandı, durumu gören bir kaç kişi de bir şey yapamadı.
AB, gümrük birliği, petrol anlaşmaları, Kürt sorunu, tarlalarımız, ekinlerimiz yok edildi.
Dışarıya bağımlı hale geldik buğdayı satarken, pamuk tarlalarında gezerken. Köy, kente göç etti düzen bozuldu. Mutsuz mu, mutsuz insanlar yaratıldı. Çiftçi ağa, kapıcı yapıldı. Ezildi. Hepsi bilerek, sabırla yapıldı. Birbirine bağlı değil gibi görünse de değil. Daha neler, neler...
Geçmişte olan biten acıları yaşamamışcasına, kapitalist olmuştu zaten bir kuşak. Vatan, Millet, Sakarya ... Bla bla bla...
Zaten gencecik oturmamış bir Cumhuriyetin bekçileriydik, ama hepimiz kendi derdimize düştük.
94 yılında öğretmenlik yaparken, müfredatı eleştiren bir rapor hazırlayıp, Milli Eğitim'e iletmiştim, daha 24 yaşında, gencecik bir öğretmendim. Bir kaç ay sonra çağırdılar , " Raporunuz çok doğru noktalara değinmiş, haklısınız ama birşey yapamayız " dediler . O zamanda dolu olmayan bir müfredat vardı, şimdi bomboş.
Bir ülkeyi yok etmenin en kolay yolu cahilleştirmek, iyi eğitim için, eşit haklar için tartışmalıyız ki, parası olan, olmayan öğrensin, okusun. Özel okulları , dershaneleri tartışmalıyız önce... Ki , 25 yıl sonrasını kurtaracak, köklü adımlar atalım. Ailelerin eğitilmesini tartışalım.
Meslek okulları , enstitüleri yaşatmalıyız ki, bomboş üniversite mezunları yaratmak, kadro için üniversite açmak yerine, iş bilen, yapabilen , donanımlı, meslek sahibi, lise mezunlarımızda olsun. Herkes müdür olmak için işe başvurmasın, olamayınca işsiz kalmasın. Branşlaşan bir nesil yaratalım. İşini bilen deyince " üçkağıt" anlamayan.
Anlatmak istediğim, olan biten, Akp ile başlamış değil, onunla da son bulmayacak.
Derindeki dertleri görmeden, birşeyleri kökten çözmek mümkün değil.
Bu ülkede, hiç bir vasfın olmasa da, iki şeyi kolayca yapabilirsin , 1. Millet vekilliği 2. Patronluk
Bizim ülkemizin, baş düşmanı cehalet. Okumayı öğrenmeliyiz önce, medenice tartışmayı. Hangi fikirde olursak olalım. Sen, ben değil... Biz diyebilmeliyiz.
Demeliyiz ki, bizim körleşmiş gözlerimiz, yıllardır süregelen sessizliğimiz, anlamsız çekişmelerimiz, devamlılığı olmayan fikirlerimiz, kapitalizm çarklarında ezilmiş, sofra sohbetleri altına gizlenmiş sahte liberalliğimiz için , tazecik fidanlar kör olmasın.
90'lar önceki tüm nesillerin derdini, kifayetsizliğini, iki yüzlülüğünü, yozlaşmışlığını, cehaletini, sırtına yüklenip ezilmesin.
Onlara herşeyden çok ihtiyacımız var.
Herkes önce kendini eleştirmeyi öğrenmeli bu ülkede . Hep başkalarını suçlamak kolay , ama çok acizce.
Tepki vermek güzel, ama tencere tavayla, karanlıktan aydınlığa çıkılmayacağı da aşikar.
Herkes, birilerini eğitmeye başlasın önce, başka çevrelerle konuşmaya, kendini tanıtmaya.
Çocuk okutsun, ama sadece parayla değil, evine konuk olsun, konuk etsin, vakit geçirsin, farklılıkları görmesini sağlayalım.
Kimse, kimseyi ezmesin hiç bir durumda.
Savaşarak anlatmayalım, anlatılmasına izin vermeyelim.
Bir kişi değişir, dünya değişir.
Hepimiz bir çocuğa dokunalım, bizden farklı Kültür'de . O evlendiğinde attığımız imza iki, üç, beş olacak belki.
Çevresini değiştirecek etkileyecek .
Olumlu olan herşey, hızla yayılır.
Başlamak, bitirmenin yarısı. Bir çocukla olmaz demeyin, olur neler olur.
Biz 19, 20 yaşındaki çocuklarımızı kör edenlere, çocukların gözlerini açarak cevap verelim.
Cehaleti, ayrımcılığı ancak kendimizi tanıtarak aşabiliriz .
Belli olmaz, eğittiğiniz çocuklardan, bilim adamı, müzisyen, dünya liderleri çıkar belki.
Kenar mahallelere en son ne zaman gittiniz?
Şimdi tam vakti. Gerçek, sürekli, yapıcı ve kalıcı olacak olan bu.
Gidin, muhtara sorun, bir aileye , çocuklarına dokunun. Onlarla yemek yiyin , alışveriş yapın, kitap okuyun .
Hayatınızın bir kısmını onlara ayırın. Bakın o zaman, neler değişiyor.


Yine Şems ile noktalamak istiyorum yazımı...

Bir şey yap, güzel olsun. Çok mu zor ? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi dönmüyor ? Öyleyse güzel bir şey gör veya güzel bir şey yaz. Beceremez misin ? O zaman güzel bir şeye başla. Ama hep güzel şeyler olsun. Çünkü; Her insan ölecek yaşta…

Hayata tepeden bakarsan insanların sadece tepesini görürsün. Hayata daima insanlarla aynı mesafeden bak. O zaman insanların hem yüzünü, hem kalbini görürsün.




15 Haziran 2013 Cumartesi

Bu Hayat Güzel...

Yol almak için , yolun açık olması lazım. Yolda engeller var ise, açmak için sabır ve çaba lazım. Armut piş, ağzıma düş, diye beklemek olmaz.
Ama, tam tersi bir durumda, siz her çabayı göstermenize rağmen, yoldaki tıkanıklık bitmiyorsa, hayatınızı o yol için harcamanında manası yoktur.
Herşeyi kararında yapmak ve vakti gelince olmayacak şeyi bırakmayı da bilmek önemli bu hayatta.
Olacağı varsa, ne olursa olsun olacaktır zaten.
Sabrınızı, doğru işler ve insanlar için tüketmelisiniz, aksi takdirde, biter ve çok gerekli olduğu zaman,aynı sabrı içinizde bulamayabilirsiniz.
Hayata tutunmak için, kimseden medet ummamayı, acı yada tatlı öğrenmeye çalışmak çok önemli. Öyleymiş, öğrendim de söylüyorum.
Yürüdüğünüz ayaklar sizin olmalı . Bir ağaç gibi, dimdik ayakta, bir kuş kadar hür olmalısınız önce.
Birilerine güvenip, birlikte yol almadan önce, zaten yürüyor olmalısınız. Yoksa yıllarca adım, adım yürüdüğünüz yolları elinizden alıverirler, ve siz yolda yapayalnız kalırsınız. Emeğinize mi? Geçen yıllarınıza mı? Ne ye üzüleceğinizi şaşırmış bir halde.
İnsan, önce ve sadece kendine güvenmeli . Asla ve asla kendinden çok bir başkasına değil. Güvendiğiniz dağlar, 4 mevsim karlı olabilir ve emeğiniz , sabrınız, gençliğiniz, boş yere, üstelik hiç kıymeti bilinmeden, uçar gider . Bu nedenle, her ne yapıyorsanız, sizin için önemi, öncelikli olmalı .
Önce kendi yolunuz olmalı, hele ki, kadınsanız . Babanızdan başka kimseye güvenmeden yol almayı öğrenmelisiniz. Çünkü hiç ama hiç kimse, sizi babanız gibi sevmez, korumaz, itina göstermez. Baba gibi diye bir şey olmaz, çünkü başkaları size asla onun şefkati ile bakmaz, siz öyle sansanız dahi. İnsanlar bencildir, kendi keyifleri için Yaşar ve sizi sömürürler, üstelik bunun hakları olduğunu dahi düşünebirler.
Bu nedenle, önce kendinizi tanımalı, ne istediğinizi bilmeli ve sınırlarınızı öğrenmelisiniz. Önemli olan sizsiniz.
Bunu söylemem , 40 yıla, binlerce uykusuz geceye mal oldu ama mutluyum, çünkü bu yıllarda öğrendim. Kendimi, insanları, ayakta durmayı, düşünmeyi, hayal kırıklığını, mutlu olmayı, tökezlemeyi, sevmeyi, paylaşmayı, ekip kurmayı, dürüst olmayı, dünyayı , yıkılmayı, küllerimden tekrar, tekrar doğmayı, beni gerçekten sevenleri, sevgisiz iki yüzlüleri ... Çok şey öğrendim. Hayat öğretiyor . Bazen tatlı, tatlı... Bazen acı, acı...
Olsun yine de güzel. Sadeleşmek, daha basit şeylerle mutlu olmak, insanları mutlu etmeye çalışmak güzel.
Bu hayat güzel, ara sıra durup düşünmeyi , mola vermeyi öğrenmek en güzeli.
Kimse hiç bir şeye karar vermezken , hızla karar vermek yerine, düşünmek, mola vermek, kendi gerçeğine erişmek için , sırf kendine odaklanıp, aslını keşfetmek, daha derine inmek, gözden kaçırdıklarını görmek, en azından görmeyi denemek...
Ne istediğini önce kendin anlamaya çalışmak , bu arada, gün ne getirirse , eyvallah deyip, yaşamak güzel.
Herşeyi kontrol etmek yerine, biraz oluruna birakmak güzel.
İnsanları kararlarında özgür bırakmak güzel.
İstemediğiniz ortamda bulunmama, istemediğiniz insanların yüzünü görmeme, sesini duymama hakkını kullanmanız güzel.
İyiliğin karşılıksız olduğunu anlamak ve kırılmamak güzel.
Bu hayatta, herşeyin yalan olduğunu anlamak ve eskisi kadar önemsemek güzel.
Herkese hak ettiği kadar değer vermek güzel.
Şems gibi düşünürken , bu kapitalist düzende ayakta kalmak ve ruhunu korumak güzel.
Bu hayat güzel.

31 Mayıs 2013 Cuma

Budur ...

O hep, herşeyi bildi...
Bugün gezi parkı sadece bir simge...
Artık yeteeeeeeeeer demek için belki de son fırsat.
Susma, sustuktça sıra sana gelecek.

24 Mayıs 2013 Cuma

40 Yaş Kadını

40 yaş, bir kadın için, en önemli dönemeçlerden biri.
Artık, kendinizi gencim diye kandıramadığınız, ama olgunlaşmaktan haz ettiğiniz, azıcık da olsa, duyguya mantık kattığınız bir dönem.
40 yaş, kadın için ağır, hem de çok . Birileri sizi çok genç görse de, fiziksel olarak yaşınızın çok gerisinde olsanızda, fark etmiyor. Ruhunuz en az 40.
40 yaş, artık karar vermeliyim dönemi.
Yeterince duygularımla yaşadım, artık mantık lazım dönemi...
40 yaş, hiç bir kafese sığılamayacak bir dönem,
40 yaş, elden ayaktan düşmeden, tüm dünyayı gezecek dönem,
40 yaş, akıl ile akil arasındaki farkı algılayacak dönem,
40 yaş, başkalarını merkeze koymaktan kurtulup, kendine kıymet verilecek dönem,
40 yaş, onun için ne yapabilirim yerine, ne istiyorum denilecek dönem,
40 yaş bencilleşmek için harika bir yaş,
Seyahat etmek,
İstediğin yerde yemek,
İstediğin zaman uyumak, uyanmak, çalışmak ve aynı zamanda gönlünden geldiği gibi, ket vurulmadan yaşamak için karar mercinin sadece kendin olması gereken, kimseye uymayan, size has, başkaları için, çok feci bir dönem,
40 yaş, hayatındaki herkese, hey ben de varım dediğin bir dönem,
40 yaş, kırmak istemediğinden çok, kırılmak istemediğin bir dönem,
40 yaş, Çağlayan'ın tam tepesi,
Oraya kadar gelebilenlerin, o andan sonra, seninle aşağı atlayıp, atlayamayacağına karar vermesi gereken dönem,
40 yaş, sonbahar gelmeden, şortunla bahçede oturabileceğin son dönem.
Ya adam gibi, gönlünce , keyifle yaşarsın...
Ya, kış gelir, o baharı yana, yana ararsın.
40 yaş var ya 40 yaş...
Hata yapamayacağın kadar geç,
Dünyayı baştan yaratacak kadar güçlü,
Boyun eğmeyecek kadar sağlam,
Ama bir kez daha kırılmayacak kadar yorgun olursun,
Bir çok şey için erken, yeniden başlamak için,hata yapmak için geçtir 40...
Ama herşey içinde aslında, yeni bir başlangıç,
40 yaş, yorulmuş bir yüreğin, iyileşme zamanıdır aslında,
Atacağı her adımı doğru atmak için uğraşır,
40 yaşında bir kadın, hata yapmak istemez artık,
Yüreğinin götürdüğü yere gitmekten korkar,
Aklını dinlemeyi öğrenir,
Artık gidilen yol çok , varılacak yer az kalmıştır.
40 yaş, büsbütün, şekil değiştirdiğin bir noktadır aslında,
Karar verme zamanıdır.
Başkaları için değil, kendin için yaşama zamanıdır.
Başkalarının, seni düşünme zamanıdır.
Tek atımlık kurşunun vardır artık...
Zor zamandır, çok zor...

21 Mayıs 2013 Salı

KAPADOKYA'DA BALON KAZASI

Bugün, 3 kişinin ölümü ve yirmi'nin üstünde yaralı iel sonuçlandı,  Kapadokya balon turu.
Eminim, hepimizin hayalinde olan bir şey balona binmek.
Gökyüzünden, Devr-i Alem yapabilmek, aynı çocukken okuduğumuz 80 günde Devr-i Alem gibi.
O zamanlar uçak yok, balon en önemli taşıt.
Çocuk aklımızda kalan en güzel anılardan biridir, eminim çoğumuz için.
Okunan, ilk kitaplardan biri. Altın Çocuk Kitapları serisi.

Bir çok insanı, seyahate meylettiren, hayal kurduran bir kitap.
Bay Fogg'un sakin hayatından çıkıp, atıldığı macera hepimizde heyecan yaratmıştır.
İşte o kitaptan aklımda kalan en önemli kare, Balon...
O balona binip seyahat etmesi, zorlukları aşması, iddiayı kazanmak için gösterdiği insan üstü çaba ve özveri.
Jules Verne'e ait bu kitabı kaç yaşında olursanız olun okuyun. Bir sürü şey anlatır, anlayana.
Çocuk kitabı gibi görmeyin sakın.
İşte tam bu noktada, sabah 3. sayfada gördüğüm haber çok üzdü. Balonlar sağlam, sert inişten kaynaklı olmuş ölümler. Bay Fogg, hayalinden sıyrılıp, gerçeğe döndüm bir anda. Sert bir iniş oldu gerçekten.
Doğayla dalga geçilmeyeceğini bilecek kadar spor yaptım. Denizin ortasında kalıp, hortuma yakalandınız mı hiç ? Olmaz demeyin olur.
Ya da, tırmanırken aniden çıkan rüzgar dengenizi alt üst etti mi ?
Karda yürürken gizli buzlanmadan kaynaklı, bir anda aşağı doğru kontrolsüzce kaydınız mı ?
Doğa ile oyun oynanmaz. Alır, ters yüz eder, atar adamı.
Çok, ama çok dikkatli olmak lazım.
Günde 190 balon kalkıyor , peki menzilleri neye göre hesaplanıyor.
Biraz daha fazla mı olmalı ?
Biz bilemeyiz, ama eminim , çok ayrıntılı düşünüldüğünde, olmaz diye düşünülen her şey, olabileceği hesaplanarak, ihtimaller arasına katıldığında, daha az canımız yanar, her konuda.
Kapadokya, muhteşem güzellikte bir yer. Gitmeyenler gitsin.
Balonlar bir harika. Binemedim, ama gördüm.
Ancak, hiç bir yetkili, biz güvenlik önlemi aldık suçumuz yok demesin. Her zaman iyinin, iyisi var.
Bir bebeğin, büyümesi kaç yıl ? Üç insan öldüğünde, problem yok, Allah'ın işi deyip işin içinden çıkamazsınız.
Daha iyi ne yapacağınızı düşünün ve onu anlatın herkese.
Bu vurdumduymazlık, gelip sizin ocağınıza ateş düşürmeden, aklınızı başınıza alın.
Turizm cenneti bir beldeyi, vurdumduymazlıkla bitirmeyin.


14 Mayıs 2013 Salı

FENERBAHÇE & GALATASARAY MASKESİNDE, MAHVOLAN TÜRKİYE VE BURAK YILDIRIM

Bu sabah gazeteleri açan anne, babaların içi eridi mi ?

Burak Yıldırım'ı görünce. Daha, 20 yaşında. Gencecik bir delikanlı, bir çoğumuzun evladı ile aynı yaşta.
Doğdurup, büyüttüğünüz, gece gündüz uğraştığınız evladınız, anlamsız bir maçın heyecanı içinde, eriyip giderse ne yaparsınız ?
Fidan gibi evladınız, baltayla yerinden kazınırsa ne yaparsınız ? Torun, torba beklerken, mürüvvetini göreceğim derken, üstüne toprak atacağınızı düşünür müsünüz ? Canınızdan daha değerli varlığınızın.
Ateş, düştüğü yeri yakar. Hepimize hava hoş, üzüldük, ama unutacağız günün telaşı içinde.
Fakat görmemiz gereken bir şey var. Artık her gün anlamsız bir ölüm haberi okuyoruz. Toplumda şiddet, intikam, acımasızlık aldı yürüdü. İnsanlar kızgın. Konuşamamaktan patlamak üzere. Ve toplum giderek kör ve dipsiz bir kuyuya itiliyor. Burak uzun süredir devam eden bir oyunun, son kurbanı sadece.
Biz toplum olarak, gelenek, görenek, saygı, sevgi, hoşgörü gibi kavramlarımızı yok etmeye devam eder, siz, biz, onlar, bunlar gibi ayrıştırılma çabalarına boyun eğmeye devam edersek, çok evlat,çok arkadaş, eş, dost kaybederiz. Ve belki kendi canımızı.
O gazete manşetindeki gencecik çocuk, bizim çocuğumuz olabilir. Aynı gemide yaşıyoruz. Aynı sokağı paylaşıyoruz. Bir gün hiç olmadık bir yerde, hiç olmadık bir şekilde, sizin ya da sevdiklerinizin canına kastedilebilir, hiç sebepsiz.
Artık yaşadıklarımızın aslında hepimizi ilgilendirdiğini görme vaktimiz gelmedi mi ?
Silkelenin, uyanın kendinize gelin Ey Türkiye...
İnanılmaz bir düşmanlık var herkeste, çeşit, çeşit. Toplum agresif, herkes birbirine bir bahane ile düşman.
Takım taraftarları birbirine düşman,
Hey !!! Bu sadece spor, siz birbirinizi yerken, milyarlarca lira alan, oyuncular, yöneticiler, maçtan sonra gezmeye gidiyor. Spor keyiftir, savaş değil. Uyanın ve kendinize gelin.
Baş örtülüler, açıklara düşman ya da tam tersi.
Böyle algılansın isteniyor, birileri tarafından, kimse, kimseye düşman filan değil. Böl, parçala, yönet politikasının, minik bir ayağı sadece. Ve ne yazık ki, çok iyi işliyor. Hepiniz bir düşünün, bir insanı gerçekten neden seversiniz ? Üstü başı yüzünden mi ? Örtü dediğin kılıf bile değil, kılıf tendir, o kadar. Aklını, zekasını, sohbetini, kalbini seversiniz insanın. Ne giydiği, değildir önemli olan. Hele bunu tamamen politik sebeplerle pompalayan bir iktidar varken hiç değildir.
Zenginler , fakirlere, fakirler, zenginlere düşman...
Çocukken gayet iyi hatırlarım, zengin malını saklardı, ayıp diye. Fakir olan fakirliğinden utanmazdı, zaten kimse de şu an ki kadar fakir değildi. Bölüşülürdük, paylaşırdık... Yanındaki aç uyurken, tok yatmazdı kimse. Şimdi, bu bile medya malzemesi. İnsanlara, bizim paralarımızla yardım yapılıp, tembelleştiriliyor ve fakirlikten kurtulamaz hale getiriyor. Balık tutmak yerine, hazır yemek öğretiliyor. Bilinçli olarak. Yardımın, imecenin, dini, dili, ırkı dahi yokken şimdi her şey ayrıştırıldı.
Göstere, göstere yardım yapılıyor. Çok çirkin. Oysa ki yardım dediğin, edebiyle, sessizce onur kırmadan yapılır. Fakirleşen insan, zengin düşmanı oluyor. Dizilerde garip bir şatafat, sanki herkes köşkte, yalıda oturuyor gibi. Körükleniyor da, körükleniyor. Bunların hepsi, oyunun bir parçası. Zenginler artık eskisi kadar yardım etmez oldu, bu düşmanlıktan, yardımlarının yanlış ellere gittiğini görmekten, zenginlik edeple taşınmadığından, para bir ayakların altında değil, baş üstünde taşındığından. İnsanlar insanlığını kaybediyor git gide.
Polis, askere düşman, asker, polise...
Partiler birbirine düşman...
Başarısız olanlar, başarılı olana düşman...
Kadınlar erkeklere, erkekler kadınlara düşman...
Bu liste o kadar uzun ki... Siz aklınıza geleni ekleyin.
Korkuyorum artık bu ülkede yaşamaktan. Mutlu huzurlu, sevgi dolu çocukluğumu özlüyorum.
Solcu,Sağcı , İslamcı, Fettulahcı, Akp li, Chp li olmak istemiyorum. Mutlu, huzurlu çevremdekilere dostça bakarak, merhaba, iyi akşamlar diyerek yaşamak istiyorum.
Görünmez bir savaşın içinde yok olup giden canların acısını tüm kalbimle hissediyorum.
Ve şu an herkese lütfen biraz çaba gösterin diyorum.
Sabah uyanınca, tanımadığınız kişilere '' Günaydın'' demeyi hatırlayın.
Trafikte bir terslik olursa '' Hoşgörü '' göstermeyi hatırlayın.
Birine kızdığınızda '' İntikam '' almak yerine konuşmayı hatırlayın.
Ve dün kızdığınız şeye, beş yıl sonra da kızmayacaksanız kızmamayı unutmayı, hoşgörmeyi şiar edinin kendinize.
Bu ülkede yaşayanları, bu kadar kızgın yapan her neyse, herkes eğer tek başına pozitif bir şeyler yaparsa, ve bunu bir diğerine aşılarsa altından kalkarız emin olun.
Bu ülke, bu kadar kötü olamaz.
Bugün gencecik Burak Yıldırım, eğer bıçaklayan kişiye bir miktar hoşgörü, biraz kültür, aşılansaydı bu yazının, bütün haberlerin konusu olmayacaktı.
İçi boşaltılan bedava dağıtılan kitapların, sınıfta kalmanın dahi bitip gittiği tamamen yok olan eğitim sisteminin, zavallılaştırılmaya çalışılan toplumun, cehaletin yansımaları bunlar ve ne yazık ki her gün çığ gibi büyüyor.
Hiç birimiz alakadar olmuyoruz, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyoruz. Ama dokunur. İnanın dokunur.




9 Mayıs 2013 Perşembe

Yeşil Pasaportumu İstiyorum

Babam öldüğünde bu devlet, 42 sene çalışmış olmasına rağmen, konusunda uzman olduğu için, emekli olması istenmediğinden, iş başında vefat etti diye neler mi oldu ?
Kazanılmış hakları resmen gasp edildi. Neden ?
Şimdi bakıyorum, devlet istediğini anında yapıyor.
Babamdan ötürü doğan bizim haklarımızda uçup gitti.
Şimdi gazeteyi okurken içim sızlıyor .
Sözüm meclisten dışarı, ancak babam gece yarısı bile arıza olduğunda kalkıp giden, bazen iş yerinde 32 saat bile vakit geçiren bir insandı.
Üstelik vericilerle uğraştığı için , tehlikeli bir işi vardı . Yüksek voltaj.
Ne oldu? Veraset vergileri alındı, maaşı ikramiyesi kesildi. Geride kalan anneme, kuş gibi bir para verildi. Üstelik bu adam asla bankamatik memuru olmamış, fazlasıyla çalışmış bir adamdı.
Erkenden aramızdan ayrıldı, torunlarını sevemedi, bazılarını göremedi bile.
Şimdi , eski vekillerin dağdaki eşleri bile pasaport alıyor.
Ayıp çok ayıp.
En ayıp kısmı da, hiç bir konuda anlaşamayan, " Seçtiklerimiz " çıkarları söz konusu olunca, bir dakikada uzlaşıyor .
Sevgili parti liderleri, Sayın Başbakanım...
Madem bu kadar adaletlisiniz,
Ben de sizden, babamın öldü diye verilmeyen haklarını istiyorum.
Yeşil pasaportumu, yine o öldü diye vermiyorsunuz, onu da istiyorum.
Alınan veraset vergilerini de geri istiyorum.
Bu durumu , daha önce yaşamış benim gibi herkese, kazanılmış ancak haksızca, elinden alınmış olanların haklarının iadesini istiyorum.
Çok şey mi istiyorum ?

Mevlana yaşadığı dönemde, tamda şu an olan biteni öyle güzel anlatmış ki. İşte ben de sizden tam da bunu istiyorum.

Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

29 Nisan 2013 Pazartesi

Arma Araç Takip Sistemleri

Bu siteyi takip eden herkesten, büyük bir dayanışma ve destek bekliyorum.
Bu kez, bir iş kadını olarak.
Çevrenizde araç sahibi olan her kim varsa, ola ki araç takip almak isterse, 13 yıldır Ana Dağıtıcı olarak bu işi yapan ve sektörün en eskisi olan kişiyi tavsiye edin lütfen.
Herşeye sıfırdan başlamış bir iş kadınını.
Lütfen bizi,
www.armaaractakip.com'dan ve
Facebook/armaaractakip.com' a kayıt olarak takip edin ve önerin.
Destekleriniz için, binlerce teşekkürler.
Bu çorbaya attığınız bir damla tuz, bizim için çok kıymetli .

23 Nisan 2013 Salı

DÜNYANIN EN YÜCE TAHTINA ÇIKSAN DA...


Bu hayatta gerçek olan ne var ?
Ne doğru, ne yanlış acaba...
Tercihlerinin önünde dağ gibi ayakta duran, minicik bedenler mi ?
Yoksa tercihlerini düşünmeye bile korkan, diğerleri mi ?
Hayat, sadece insanın kendi tercihlerinden örülüdür bence.
Tercih edemeyeceğimiz tek şey, ailemiz. İşte orada şans faktörü var, ya milli piyangodan büyük ikramiye çıkar, ya da çıkmaz. Aman yanlış anlamayın, piyango dediğim para değil, sevgisi, ilgisi, bağlılığı olan bir aile. Üstüne parası da olursa ! Ne ala. Ama öncelik ilgi, sevgi. Yoksa adam da olunmaz, kadında. Bu hayatta ayakta durmak için, en önemli şey, koca yürekli, kocaman kucağı olan, sıcacık bir aile her şeyden önce.
Tercihleriniz başlar sonra bir bir...İyisiyle,kötüsüyle, geri kalanı, kişisel bir şeydir. Ne kadar paylaşsanız da, asıl olanı yalnızken yaşarsınız, yalnız kendinizle paylaşırsınız aslında.
Ne bir eksik, ne bir fazla. Öyle davudi sözlere gerek bırakmaz hayat zaten. Ne tercih ettiyseniz, orada bir kader bekler sizi. Onu yaşarsınız. Elinizde sihirli değnek olmadığını anlatır bazen, bazen de sihrin en büyüğünü verir ellerinize.
Ama tercih sizindir, oraya kadar bir hakkınız var. Gerisi boş.
Ne yaparsanız yapın,olanları, olacakları bir yere kadar engelleyebiliyor ya da değiştirebiliyorsunuz.
Ölecekseniz, öleceksiniz mesela.. Lamı cimi yok.
Sevecekseniz, seveceksiniz.
Anlamlar yüklemeye, yordamaya gerek yok.
İyiyseniz iyisiniz, kim, size ne derse desin. Ve kötüyseniz de, öyle kalacaksınız.
Birileri gelip, size iyi olduğunuzu ya da kötü olduğunuzu söylese de, özünüz değişmeyecek.
Bu hayatı yaşadıkça daha mağrur, daha naif olmak doğru olan belki de. Çünkü aynaya baktığınızda, tek bir günün bile geri dönüşü olmadığını anlıyor insan.
Ve her gün, her an, en az bir önceki kadar güzel ve anlamlı imzalar atmak istiyor, bu dünyada kaldığı sürece.
Çünkü büyüyüp,olgunlaştıkça, daha iyi anlıyor ki, belki bir an sonra olmayacak bu hayatta. Her nefes, bir ödül aslında.
Her su, yoluna akar bir gün mutlaka. O ve ya bu şekilde, zorlamanın anlamı yok. Çaba göstermeli elbet, ama makul ve mantıklı ölçülerde.
Olmayacak duaya,  amin dememeli. Kendini anlamayan insanlar için, fazladan, kıymetli vaktinin bir dakikasını bile vermemeli.
Kimse için, kendini merkezden çekmemeli. Ama ölçüyü kaçırıp, bencillik çukuruna da asla düşmemeli. Başkalarını eleştirdiği kadar, ama en az o kadar kendini eleştirmeli yontmak için. Bu dünyanın bir gemi olduğunu görmeli. Gemi her gün küçülür, bunu bilmeli.
Önce insan, kendini sevmeli, kendisine değer vermeli. Sonra, oksijeni uzatmalı başkasına. Ama sevgiyle...
Ve kendisine bahşedilen mucizeleri görebiliyor ise, mutlu olmalı.
O zaman, bu hayatı sevecek yüreğe, bozulmamış bir ruha, ve tevazuya yaklaşıyor demektir.
Her gece şükrederek yatağa yatıp, her ne olursa olsun, derdi olan derman verip, bizleri eğittiği için, Yaradana dua etmekte bir tercih, tam tersini yapıp hayata küsmekte, hayattan hıncını alamamakta.
Sevgiyi, dostluğu, aşkı, bu hayatı değerli kılan her ne varsa, hepsini dolu, dolu yaşamak en güzel olanı.
Pişman olmadan, yanıp, yıkılmadan. Bu da büyüklük, her ne olduysa oldu deyip, gülerek anmak, yaşanan geçmişi, ve saygıyla karşılamak geleceği.
Ve tüm bunları düşünüp, anı yok etmeden devam etmek.
Hayatta her şey var. Ve hep olacak. O bir yol, varılacak bir nokta değil. Bu yolda mutlu olmayı beceremeyenler için zor, yolun cesaret işi olduğunu bilenler için, maceracı ve keyifli.
Siz neresinden bakıyorsanız,  bu hayat o işte. Acı ya da tatlı ne fark eder. Bazısı acıyı sever, bazısı tatlıyı. Her durum için, herkesin ayarı farklı. Keşke elimizde sihirli bir değnek olsaydı da, herkesin yüreğine sadece olumlu duygular zerk edebilseydik, ne hoş olurdu. Ama olmaz.
Bazı insanları gözü kör, yüreği taş, kulağı sağır olur. Onları aydınlatmaya çalışmak, sadece nafile bir çabadan ibarettir, ama yine de denemek lazım. Neden olmasın ? Mucizeye inananlar için, denenesi bir yol. Ayrıca geliştirici.
Bir nefes hayat, ya da dolu, dolu alacaksınız, ya tıkanıp kalacaksınız. Kızmak yerine sevmek, küsmek yerine konuşmak, kıskanmak yerine hayran olmak, öldürmek yerine yaşatmak bir tercih.
Tem tersi de...
Ama biliyorum ki, yüreğiniz gerçekten temiz, uyuduğunuzda vicdanınız rahat ve ruhunuz dingin ise...
İşte o zaman, bir arpa boyu yol almışsınız demektir.
Hayat işte bu kadar kısa ve bir o kadar lezzetli bir şey.
Az ve ne kadar tadarsanız tadın, damağınızda doyumsuz ve bir lezzet olarak kalacak.
O tabağı tıka basa mideye indirmekte bir tercih, sakince tadına varıp ne olup bittiğini görmek, biraz aç kalıp paylaşmakta...
Hepsi sizin tercihiniz.
Bu yüzden, şu an her nerede ve ne düşünüyorsanız kimseyi bahane bulmayın, tek nedeni sizsiniz. Ve bunu değiştirecek olan tek neden de yine kendiniz.

Her zaman şems ile bitirmeyi severim yazılarımı ama bu kez hayran olduğum bir başka insanın sözleri ile noktalamak istedim.
'' Dünyanın en yüce tahtına da çıksanız, oturacağınız yer, kendi kıçınızın üstüdür ''
'' En derin yaralarla başlar, en derin gülücükler. En yüksek uçurumlardan düşerken öğrenirsin uçmayı. en derin denizlerde boğula, boğula becerirsin, tek bir nefesle yaşamayı ''
Friedrich Nietzsche

Yorum Sizin : )))


16 Nisan 2013 Salı

Zor çok Zor

Bu saçma sapan dünyada garip bir döngü var. Nedendir bilinmez !
Zor hersey çok zor deger bilene, gercek degeri başka değerlerle tahvil etmeyene. Herkes kendini kıymetli bilirken , asıl kıymet Allah'ın verdiğidir diyene. Kıymet bileni bulmak zor, insan gibi insan bulmak zor. Nasıl bi derstir bu, bilmek zor.
Bu hayatı, bencil olmadan yasamak çok zor. Hep vermek zor. Her gün ders almak zor. Boyun eğmeyene, neden eğmesi gerektiğini anlatmak zor. Ego denen, manyakça kodlanmış kıskacı kırmak zor.
Bu hayat, aptala yatmayan, çıkar için oruç bozmadan, adalet için savaşan aptallara zor, hem de çok zor.
Bu kadar kompleksli adamla uğraşıp dingin kalmak zor. Egoları ezip geçmek zor. Bu dünyada İNSAN gibi İNSAN olmak zor çok ama çok zor. Hatta imkansız
Ama hala varız, size rağmen ayaktayız. .

29 Mart 2013 Cuma

Garip Ama Gerçek ...

Kimileri, benim hiperaktif olduğumu düşünür, ki sanırım öyleyim.
Ama bu hal kimseye zarar vermediği gibi, herkese yararı oldu. Yeşim şunu hallet, Yeşim şunu bul, Yeşim şunu yap, saat 19:00, Yeşim sekizde misafir var yemek yap.
Yeşim hepsini yaptı. Neden? Çünkü sevdiğin insanları mutlu etmek, mutluluk verir.
Yeşim hiperaktif olduğu için, normal insanlara dert gelen, ona iyi gelir.
Şunu şuraya bırakır mısın ? Şunu şuradan lır mısın ? Hiç olmayacak bir yerin, son dakikada biletini bulur musun? Aynı zamanda Veli toplantısına yetişip, bir sonraki uçakla, başka şehirde toplantıya gider misin ? Aynı gün iki ülke, iki şehir değiştirip , herkesle gülerek sohbet eder misin? İki yıl boyunca, pilotlardan çok uçağa binip, personelden çok otelde kalır, gece uçağıyla dönüp evde yemek yapar mısın ?
Herşeyi ardında bırakıp, yeniden başlar mısın?
Bütün haksızlıklara rağmen affeder misin ?
Evet...
Ama madalya verdiler mi ? Hayır ...
Ne gariptir ki, herkes sizin gücünüze hayran olup, sonra onu yok etmenizi ister.
Olur mu ? Olmaz...
Karşıma çıkan düşmanların haddi hesabı yok.
Bir Allah'ın kulu, azıcık vicdanı varsa desin ki, benim için birşey yapmadı.
Ama insanoğlu çiğ süt emmiş. Düşmanlar bile dost olup, birleşip sizi yok etmeye çalışır, neden?
İyi olduğunuz için . Onların hayatına hiç olmayan şeyler kattığınız için . Onlara faydası ne olmuş ? Size ne olmuş ?
Sanırım, benim gibi insanların, hen büyük problemi, insanların iyi olduğunu sanmak.
Herkes kendisiyle ilgilenirken , başkalarının yarasına merhem olmak.
Neler yaşadım neler, öldürmek isteyenler, suratıma kezzap atmakla tehdit edenler.
Bitti artık derken, hala bitmediğini görmek üzücü.
Hayat dediğin ne ki, biraz mutlu olmak istedim . Diyetini dibine kadar ödedim.
Sonuç...
Yine ihanet .
Allah islah etsin. Ne diyeyim.

28 Mart 2013 Perşembe

BİRİLERİ DUR DESİN...

Artık ne televizyon seyrediyorum, ne gazete okumak geliyor içimden.
Ekonomiden, güncel haberlerden uzak kalmayayım diye, inatla devam ettirdiğim, gazete alışkanlığımı da bırakacağım yakında.
Çünkü devletimin acizliği, insanlarımın cehaleti inanımaz üzüyor, kalbimi kırıyor.
İlk sayfa, gariplikler silsilesi, en önemli haberler, minicik başlıklarla verilirken, popüler ve gereksiz haberlere inanılmaz yer ayrılıyor.
3. sayfa zaten bir felaket ki, bugün düne ait 3. sayfadan bahsetmek istiyorum.
Bir anne, cinnet geçirip oğlunu baltayla öldürmeye çalışmış, hem de uyurken, yetmemiş, banyoya sürükleyip boğazını kesmiş.
Neden mi ? Kocası boşanmak istemiş ? EEEEEEE
Annenin savunması tam bir kara mizah.
Aileler, boşanırken dikkat etsin, çocukların ne hale geldiğine baksın. Be kadın. Çocuğun uyuyormuş zaten.
Ne cinneti, ne katlanamazlıktır bu.
Hadi delirdin, oğlunun suçu ne ?
Madem anne olmak bu kadar ağırına gidiyor, niye doğurdun ?
İşte hep söylediğim şey, bazı kadın eğitir, bazı kadın sadece büyütür.
Bu tip kadınlar, eğri büğrü de olsa, büyütmeyi bile beceremediği gibi, kendi evladının celladı oluyor.
Neden ?
Boşanıyor diye ?
Bir başka haber, yine yeniden, koruma altındaki kadını, kocası gelip vurdu.
Bizim ülkemizde yaşayan insanların cehaleti, gerçekten korkutucu boyutlara ulaştı. Cahil, düşünemeyen, üstelik egomanyak bir millet olduk çıktık.
Canı isteyen, kılıfına uydurup, silah ruhsatı alıyor zaten gayet kolay.
Psikolojisine bakmıyorlar bile. Silah ruhsatı alırken sadece soruyorlar, '' Psikolojik bir rahatsızlığın var mı ? '' Hayır dediğin anda kaşeyi basıyor. Söz de bir sürü kontrolden geçiyorsun, ama hiç bir kontrol yok. Soru, cevap...
Bu ülkede yaşamak, kendini dağın tepesinden bırakmaktan, daha tehlikeli hale geldi. İnsanın canı, ancak bu kadar ucuz olabilir.
Sen, çocuğunu okut, büyüt, iyi bir evlat yetiştirmeye çalış, cadde de hızla gelen bir araç ezip geçsin.
Sonra ceza var mı ? Hayır. Olsa ne olur, giden gitmiş.
Bu kadar vurdumduymaz, bu kadar sevgisiz, bu kadar garip bir ülke olmayı nasıl başardık bilmiyorum.
Daha şunun şurasında, kaç yıllık bir Cumhuriyetiz.
Kurtuluş savaşından bu yana geçen zaman ne ?
Hepimiz artık külahlarımızı önümüze alıp, cehaleti önlemek için top yekün hareket etmeliyiz.
Çünkü bir gün, hiç beklemediğiniz bir yerde, bu cehalet, sevgisizlik ve vurdum duymazlık, size ve ya çok yakınlarınıza da zarar verebilir.
Benim başıma gelmez, dememek lazım.
Yanlışı, görmek uyarmak lazım.
Devlet politikalarının değişmei için çabalamak lazım.
Eğitimin, başaşağı gittiğini görüp, devletten alamadığımızı, gerekirse kendi başımıza tamamlamamız lazım.
Şakşakılıktan kurtulup, bilgi sahibi, araştımacı, kendi düşünceleri olan bir millet olmamız lazım.
Birilerinin, bu düzene dur demesi lazım...

27 Mart 2013 Çarşamba

ACEMİ DERVİŞİN TASAVVUF YOLU-2


Bu seriye, gündenkalanlar.blogspot'ta devam etneye kalksam olmayacak. Bende acemi dervişe bir sayfa hazırladım.
http://acemidervis.blogspot.com
 Çok daha kolay takip edebileceksiniz. Diğer türlü arşivleme şansım yok ne yazık ki. Devam edip giden bir yazı okumakta pek keyifli olmayacaktır.

Gelelim dün kaldığımız yere;  Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye uymak ve bid'atlerden kaçınmaktır.
Tam bu noktada, yine hayatımla gireceğim araya. Tasavvuf cennetine düşmeden önce, nedense şöyle bir uzakdoğuya gidip geldim. Doğruyu uzakta aramak nedendir bilmem ? Ama kendi önüme bakmadım önce.
Dalia Lama, Nirvana, Taoizm... Bulduğum herşeyi, bilir bilmez okudum diyebilirim. Konfüçyüs'ten, Mevlanaya gelene kadar, çok yol kat ettim anlayacağınız. Ama sorarsanız bu ilmin içinde, bir adım değil.
En sonunda, kendimi biraz daha gelişmiş hissedip, Mesnevi'yi okumaya karar verdim.
Bundan tam, üç yıl önce. Mesneviyi okumaya çalışırken, kelimelerde zorlandığım gibi, anlamak için Mevlana'yı çok iyi tanımam gerektiğini anladım. Öyle alıp, okuyayım, anlarım diyeceğiniz bir eserden bahsetmiyoruz. Okyanus gibi.
Ön hazırık olarak, sözlük edindim önce. Farsça.
Sonra başladım okumaya, Mevlana'nın hayatı, düşünceleri, eğiticileri, derken Şems ile tanıştım ki hayatımın dönüm noktasıdır. Bu kısma daha sonra çok geniş yer vereceğim.
Sonuç olarak şunu söyleyeyim, hala Mesnevi'yi okuyamadım. Çünkü diğer öğretiler bitmedi. Biter mi ?canım yeter mi ? Onu da bilmiyorum.
Ama burada, kendi hayatımla yoğurup, yaşadıklarımı, anladıklarımı, daha basit bir dille, dileyene, gönül vermek isteyene, bir nebze yardımcı olsun diye yazarken, kullanılan terimleri, ritüelleri, anlamlarını, basit bir dil ile anlatmaya çalışacağım.
Biri okur, yüreğini koyar, biri okur, ben de bu hatayı yaptım, duvara çarpmadan döneyim der. Belki bir gün bir yorum gelir '' Sağol '' der.
Ancak baştan söyledim. Bunları yazan, bir acemi Derviş, hatam olursa affola. Ve lütfen düzeltin ki, hep birlikte en doğruyu öğrenelim.
Ve son bir uyarı. Bu yol, insanı yalnızlığa sürükleyen bir yol. Düşündüğünüz gibi mutluluk vermeyebilir size, hele ki, hepimiz için paranın öncelikli olmaya mahkum kılındığı bir dünyada. Anlamaya çalıştıkça, gönül gözünüzü açtıkça, saflaştıkça, insanlara başka bir yerden bakacaksınız. Ve gördükleriniz, hoşunuza gitmeyecek belki de. Yola çıkarken, iyi düşünün.
Artık herkesin, iki davudi söz ile tasavvuf'a daldığını sandığı şu dönemde, gerçekten ilgilenenlere duyurulur, Şems'in, Mevlana'nın, Ahmet Yesevi'nin ve daha bir çok değerli mutassavıf'ın sözlerini, ben de çok seviyor ve kullanıyorum. Ancak bilin ki, bu sözler, tasavvufun kıyıcığı bile değil.
 Bu seviyede kalmak istiyorsanız Elif Şafak '' Aşk '' öneririm. Sabun köpüğü tadında, keyifli bir eser.
Ancak, tassavvufu anlamak için, mutasavvıfların bu sözleri neden söylediklerini anlamak, algılamak, tasavvuf tarihini bilmek gerekir diye düşünüyorum. Haddim olmayarak.
Yaradan ile yaratılan arasında kurulan bu manevi köprünün, sağlıklı, sapkınlık ve hatalardan uzak bir din zeminine oturması için, çok okumak, araştırmak ve bilinçlenmek, bence birinci koşul.
Çünkü her okuduğunuz, sizi daha derine çekerken, önünüzde açılan deryanın içinde kayboluyorsunuz. Ve bu noktada, kendi ruhunuzu, düşüncelerinizi, hissettiklerinizi ve uyguladıklarınızı devreye soktuğunuzda, aslında karmaşanın içinde bir düzen kuruyorsunuz, ağırda olsa. Yavaş, yavaş yol almaya başlıyorsunuz, uçsuz bucaksız maviliklerde.
Bütün, bu okumalar arasında, tasavvufu din gibi göstermeye çalışan, ya da öyle gösterildiğini düşünüp eleştiren insanlar göreceksiniz. Siz kendiniz yorumlayın. Ne nedir ?
Tüm dinlerde, yer alan, iyi insan ol, motto sunu söyleyen herşey din midir ?