Sayfalar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

24 Ekim 2013 Perşembe

Mihr ü Mah

 Mihr (güneş) bilge, ışık saçan, güzelliğinin farkında, nazlı bir sevgili.. mah (ay) mihr'i görüp ona tutulan, çevresinden ayrılamayan, onun saçtığı ışık ile beslenen aşık...
Mimar Sinan , Mihrimaha olan aşkını, onun içln yaptığı külliyelerde dile getirmiş. Bu belki gerçek , belki efsane ama bence doğru. 
Muhteşem bir dehanın , büyük aşkını,  boynunu koparmadan anlatabileceği başka bir yol olabilir mi ? 
Eline bile dokunamadığı, dokunmanın ölüm olduğu, bir aşk, bir kadın için neler yapabilir bir erkek ?
Sevgisini ,aşkını,  güneş ve ayı eline alarak  nasıl böyle  anlatır ?
Bundan büyük hediye olur mu ?  
Üsküdar ve Edirnekapıdaki Mihrimah külliyelerini gören bir tepeye çıkıp, 21 Mart ve 23 Eylül günlerinde, iki caminin minareleri arasına bakarsanız, birinde güneş batarken , diğerinde ayın çıktığını görürsünüz .
Hiç olmamış bir aşkın, güneşi , ayın gölgesinde batarken, ne anlamlar yükledi içine kim bilir , Minar Sinan.
Şimdiki çıkarcı, bencil aşkların, ödeşemez sevgilerin aksine, gerçek aşk bu işte.
Sevdiğine, ne olursa olsun , aşkını anlatmak, onun mutluluğu içln kendinden vazgeçmek .
Sevdiğinin imzasını dünyaya atmak, hem de onu hiç kırmadan.
Oysa şimdi, sevmek, devamlı özverili olmak demek.
Sevgi sırtına yüklenen, yük demek. 
Sevgi bazıları için , alış veriş demek.
Ne o erkekler var, yüreğini ortaya koyup sevdiği içln savaşacak, ne onlara inanan kadınlar .
Güneş söndü, ay battı çoktan .
Ama 1500 lü yıllardan beri, Mimar Sinan'ın , Mihrimahı dimdik ayakta duruyor. 



21 Ekim 2013 Pazartesi

Kimse Üstüne Alınmasın

Yahu...
Kimse üstüne alınmasın dedim, ama vazgeçtim.
Lütfen alının.
Kendinize bakmadan, başkalarını eleştiriyor, 
Birileri başarılı olunca sinirden kuduruyor,
Yapmak yerine yıkıyor,
Burnunuz düşünce yerden almıyor,
Ama bir o kadarda, mangalda kül bırakmıyorsanız,
Dürüstlüğe,
Güzelliğe,
Çalışkanlığa ,
Başarıya,
Tahammülünüz yok ve hayatınızdan mutsuzsanız, 
Kıskançlık yapıp duruyor ama bunu değiştirmek içln hiç bir şey yapmıyorsanız, 
Yalanla yaşayıp, yalana önce kendiniz inanıyorsanız,
Tembelseniz,
Müdana ediyorsanız,
Haybeye dayılık ya da kapris yapıyorsanız,
Kendinizi başkalarından farklı sanıp, yanılıyorsanız ,
Başınıza gelen herşeyin suçunu başkasında arıyorsanız,
Çok okuyor, ama anlamıyorsanız,
Hayatı okuyamıyorsanız,
Kendinizi fazla kültürlü sanıyorsanız , 
Olduğunuz yeri hak etmediğinizi düşünüyor , başkalarının yerlerine imreniyorsanız, 
Mutluluğun varılacak nokta değil, yaşanan minik anlar olduğunu hala anlayamıyorsanız,
Bardağınız hep boş ve masadaki diğer bardaklardan , gözünüzü alamıyorsanız, 
Hala olduğunuz yerde sayıyorsanız,
Yıkılmayı bir son sanıyorsanız,
Her seferinde yeniden başlayamıyorsanız,
İnsan ne ederse, kendine eder... Cümlesini hala anlayamadıysanız,
Haset , kıskanç, çekemez bir insansanız,
Kendi halinize şükretmeyi unutup, ona buna özeniyorsanız,
Sorumluluk almaktan korkuyorsanız,
Hala bu hayatın , herşeyi aynı anda barındırdığını anlayamadıysanız ,
Kendinizi eleştirmeyi başaramadıysanız,
Varı çok sanıp, yoğu yermekten geri kalmadıysanız, 
Kendinizi bir halt sanıyorsanız...
Şükretmekten aciz hatta eriniyorsanız,
Siz de olanı hep az buluyorsanız, 
Vazgeçtim, üstünüze alının aşağıda yazanları. 
Ve silkelenin. Kendinize gelin.
Aynaya bakın.
Gördüğünüz şey dışında birşey yok hayatınızda.
Ve kimse sorumlu değil sizden . 
Bu hayatta varlıkta var, yoklukta. 
Bir anda,  kül olur herşey .
Asl olan, eliniz ayağınız , diliniz, kulağınız olduğu içln şükretmek.
Ve hadsizlik etmeden, her ne durumdaysanız, bunun TEK sebebinin kendiniz olduğunu bilmek ...


10 Ekim 2013 Perşembe

Türk Dili Hadım Çalışmaları

Dili bu kadar sadeleştirirseniz, olacağı buydu işte .
1932 yılında, Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan, görevi Türk dilini geliştirmek olan, Türk Dil Kurumundan bahsediyorum. 
Bu sabah, gazetelere göz atarken, Hürriyet'in, Kelebek ekinin arka sayfasında, şu kelime dikkatimi çekti. 
BAĞZI ...
Okumamak, görmemek elde değil. Çünkü yazının başlığı ve sayfanın en tepesinde yer alıyor. 
Asıl kelime "  bazı " olacak.  Ancak okununuşu , " Ğ " harfi olmadığında anlamsız olduğu için, ve şapkalar kalktığı için, alıp yapıştırmış oraya, Onur Baştürk. Kocaman, anlamsız bir " Ğ " . Neden ? Çünkü yazdığı kelimenin, ancak bu şekilde doğru okunabileceğini düşünüyor. 
Felaket...
Köşesinin içeriği, ne olursa olsun, bir gazetede yazıyor,  hem de , Türkiye'nin tirajı en yüksek gazetelerinden birinde. Okunuyor yani.   Göz önünde. 
Gençlere, geleceğe örnek olması gereken insanlar bu insanlar.  Sözde ...
Yanlış hatırlamıyorsam , 94 ya da 95 senesinde , Türk Dil Kurumunun, sözde dili sadeleştirmek adına yaptığı linç girişimi sayesinde, dilimize keyif veren tüm eklentiler, bir anda kuş olup uçtu. Biz de, o dönemde, Bilkent olarak itiraz etmiştik bu çalışmaya, komisyonda bende vardım, zümremi temsîlen. Çok budadınız, yapmayın diye. 
Bu çalışmalar, yıllardır devam ediyor, ilk değil, korkarım sonda olmayacak.  Hepsi kötü mü ? Tabi ki hayır . Ancak, bunca millet , dilini korumaya , içindeki zenginleştirici öğeleri yaşatmaya çalışırken, biz neden habire buduyor ve yoksullaştırıyoruz, anlaşılır gibi değil. 
Farsça gibi, tüm dünya dillerine girmiş, en eski edebiyat dilinden gelme kelimeleri neden yok ettik ? Bir kelimede, bir çok anlamı aktarabilmenin nesi kötü ? 
Bana kızanlar olabilir. Ancak bazı şeyler köklüdür, yerinden koparıp atınca,  ayrık otları biter, boş kalan yerde .
Bizim sanatçılarımız bu dili kullanmış, o kadar iyi bilmesekte, anlayabilmeliydik , aynı zamandada geliştirmeye, modernleşmeye devam etmeliydik dilimizi.
İkisi de kalmalıydı. 
Mesneviyi okuyup anlamak ne güzel olurdu , elimizde sözlük olmadan. 
Oturgaçlı götürgeç gibi, nevî şahsına münhâsır kelimeler daha mı iyi ? Devşirme, karaktersiz. Yaratıcı mı olduk , böyle şeyler yapınca ?  dilimiz mi zenginleşti ? Yoksa elaleme maskara mı olduk ? 
Kaldı mı dilimizde bu kelimeler  ? Yer etti mi ?
Olmadı işte, kalmadı, kalamaz ...
Çok eskilerde başlayan bu hareketin, en son ve en kötü darbesiydi bu.
Dilimizi zenginleştiren, farsça kelimelerin, Türkçe karşılıklarını bulmakla başlayan.
Edebiyat dersleri tatsızlaştı. Zaten çok eskiden beri, sözde çok önemsenen Türkçe grameri bilen kalmadı. İngilizce öğrenemesekte, çoğumuz ingilizce gramerini, Türkçeden daha iyi belledik. 
İmla kuralları desen...Hak getire ki, buna bende dahilim. :, ;, ..., !, " gibi işaretler nerelerde ? Tam olarak kullanılır , ... De ... Da ... 'İn... 'En ekleri ayrılır mı ? Bağlanır mı kelimeye ? Kopar giderim, çoğu zaman. Bunca okuyup, yazmama rağmen . 
Ancak bu, hiç birimizin suçu değil. Ne acıdır ki, en çok sahip çıkmamız gereken değeri, yerle yeksan ettik, el birliği ile. Ve eğitim kalitemiz, her geçen gün hızla, cehenneme doğru yol almakta hâlâ ( hala diye yazmam lazım ama! İçim el vermiyor )
Biraz derine inince, global bir linç, bilinçli bir hareket gibi geliyor insana. 
Dil bu kadar önemli olmasa, İngilizler, Fransızlar sömürdükleri toprakları asimile eder miydi ? Kendine benzetmek içln değil, kültürünü akıtıp, dünyaya yayılmak için kullandı ikisi de bunu. O yüzden, İngilizce dünyada en çok konuşulan dil şimdi. 
Biz,  Osmalılardan beri önemsemedik bu dil meselesini , o zamandan beri fethettiğimiz yerlere, önce dilimizi yerleştirseydik, düşünün neler olurdu ? 
Olan oldu.  
Cidden düşünmemiz lazım.  Biz ne yapacağız. 
Sahip çıkamadık, itiraz ettik, kimse kale ( kâle ) almadı deyip, oturacak mıyız ? 
İşte bir örnek daha. Kale yazdığımda ne anlarsınız ? Surlarla, kulelerle çevrili bir yapı, en basit anlatımıyla. Ama ifade etmek istediğim, önemsenmediği, ilgisiz kalındığı ve aynı anda daha bir çok anlam içeren, şapkalı hali,  yani "  kâle " alınmadığı . 
Hala , Hâla , Bazı , Bâzı...
Bu örnekler, o kadar çok ki...
Bence, tüm bu yıkım çabası bilinçli, dili olmayan, cahil bir millet yaratma çabasının son demleri.
Kukla gibi oynatılan bir millet .
Yazık...
Dilimize sahip çıkalım . 
Kafiye, vezin deyince anlasın çocuklarımız.
Edebiyat candır. Duygu ve kültür aşılar insanın ruhuna. Ruhu doğru duygularla beslenen kişi, kötü olamaz. Kitap okuyan, dünyası kitap olan, başka bir dünya aramaz. 
Dil, bir çok kapının anahtarını açar. 
Birbiriyle aynı dili konuşamayan bir millet olabilir mi ? Var işte ... Biz.
Küçük , büyüğü anlamıyor ya da tam tersi. Her tarafta farklı diller uçuşuyor. Devşirme diller türüyor. 
Sadeleştirdiniz mi dilimizi ? Elinize sağlık, iyi yaptınız. Elimizde hiç bir şey kalmadı sayenizde . 
Bazı şeylerle, çok oynamamak lazım. 
Dokusunu kaybetti mi ? Bir daha yerine konulamaz çünkü ?
Dilimize yazık ettiniz, biraz kesmeniz iyiydi, gerekliydi...Siz , Hadım Ettiniz. 
Tabi , bu iş sadece Türk Dil Kurumu ile bitmiyor. 1 aylık formasyon kursuyla, hiç bilmediği öğretmenlik mesleğine atılan, bambaşka dallarda okumuş, bir sürü insan var. Kendi mesleğinde yer bulamamış, iş olsun diye öğretmenliği seçmiş . Olacak iş değil bu. 
Enstitülerin kaldırılması, sanat okullarının yok edilmesi derken oluşan, eğitimsiz, sözde üniversite mezunu,  bir sürü insan yaratmanın sonucu. 
İdealizm bitti artık.  Ben ne öğretirim ? ne biliyorum ? diyen yok. 
Verecek kadronuz kalmadı, üç beş günlük eğitimle alakasız insanları öğretmen yaptınız. 
Tebrikler ... 
Bindik bir alâmete,  gidiyoruz kıyamete...

Merak edenlere , Türk Dilinin Sadeleştirilme Aşamaları ile ilgili bir araştırma. 

http://www.iku.edu.tr/TR/iku_gunce/SosBilSanGunceC1S2/SosBilSanC1S2_47.pdf


9 Ekim 2013 Çarşamba

Önce Sağlık...

İnsanoğlu,  koşuşturma içinde unutuveriyor herşeyi.
Özellikle kendini ...
Hoş :(( ömür billah, hiç bir zaman önceliğim  kendim olmadı ya !
Hayat gailesi, iş, para, pul, koşuşturma derken günler geçiyor. 
Ama bir gün, çokça koşup yorulduysanız,  hayat bir çelme takıp,  düşürüyor sizi. 
İyiliğiniz için . 
Bakıyor ki, bu kul hiç hız kesmiyor, Allah'ın yarattığını, hunharca yıpratıyor. 
Yatağa düşüveriyor, yorgun,  hatta bitmiş bedeni ve yüreğiyle. 
Hayat dinlen diyor . Biraz dur ve dinlen . 
Elimi kaldırmaya bile mecalim yok. Bir sürü iş, randevu iptal oluverdi işte . 
Gidecek can, tek kelime edecek ferim yok. 
Yattığım yerden, telefonumla,  bloğuma yazıyorum bende, duramam ki...
Ama bunu bile,  ne kadar yavaş yapabiliyorum. 
Yapıyorum ki, belki, benimle aynı durumda olanlar, durup düşünür . 
Oturup,  kendisi içln vakit ayırır, dinlenir . Yıkılmadan önce.
Allahım, kendimi unutup,  bana verdiğin aklı, bedeni, ruhu hoyratça kullandığım içln beni affet. 
Biliyorum, şu an perişan halde olmamın sebebi, bana bunu hatırlatmak. 
Biliyorum, önce sağlık. 
Ama hayat bazen öyle zorlaşıyor ki, tırmanırken, unutuveriyor insan, yoruldum mu ? Terledim mi ? Susadım mı ? 
Sırtında, bir sürü insanın sorumluluğu ile, tek başına yol almak kolay değil. 
Canım ne ki ? Kaldırmıyor işte.
Sonuçta,  bugün bir sürü işim vardı. Ödemelerim, randevularım, ziyaret etmem gereken müşterilerim vardı.
Ayağa kalkamıyorum ki , iş peşinde koşayım.
Yarına Allah Kerim...
Önce sağlık ...
Sağlık olmayınca, ne bir lokma istiyor insanın canı, ne bir hırka...
Bazen sadece yalnız kalmak ve susmak gerekiyor belki. 
Ve her durumda, aklıma hep aynı cümle geliyor ... 
" insan ne ederse, kendine eder" 



30 Eylül 2013 Pazartesi

Hayata Nereden Başlamak İsterdiniz ?

Hayata nereden başlamak isterdiniz ? 
Belli bir yaştan ?
Belki bir aşktan ?
Kaldığınız yer, şu an olduğunuz yer mi olsun isterdiniz ? 
Olduğunuz yerde kalıp, aman birşey olmasın diyerek ölmek mi istersiniz ? 
Yoksa, dönüp yeniden düzenlemek mi ? Hatalarınızı bildiğiniz o kavşaktan, yeni baştan yol alır mıydınız ? 
Bu kez kaza yapmadan, can yakmadan, elindekini yıkıp yok etmeden. 
Kaybetmeden. 
Düzüne razı olup, ters çevirmeye korktuğunuz o andan başlar mıydınız? 
Bir şansınız daha olsa?
Ne yapardınız ?
Neler olabilirdi belki de, korkudan korkmadan yaşayabilseydik.
Neler olurdu kim bilir ? Sevginin, insanın kıymetini, gerçek değerini, tüm kalbimizle anlasaydık. 
Hayata yalnız geldik , yalnız gideceğiz , ama doğru insanla, mutlu, huzurlu yol alsaydık o yaşamda.
Her gün mutlu uyanmak varken, ağlamasaydık, ayrılmasaydık, belki de o hayatta bize en yakın sandığımızdan  bile yakın olandan...
Hayata nereden başlamak isterdiniz ? 
Bir düşünün , gerçekten olmak istediğiniz yerde misiniz ? 
Yoksa çıkılmaz karanlık delhizlerde misiniz ? 
Tek bir hayat var.
Ve o hayat, çok ama çok kıymetli. 
Bugün bir düşünün. Ve nerede olmak istiyorsanız, oraya yol almak için, önce kendi hatalarınızı görün.
Hayatta başınıza ne geldiyse tek sebebi sizsiniz. 
Ve aynı şeyleri yapmaya devam ederek, farklı sonuç alamazsınız.
Önce kendinizi eleştirin.
Sonra yeniden çizin, istediğiniz ne varsa...
İçinizden yeni bir hayat çıkarın ve yaşayın çünkü o sizin. 
İste alırsın
Ara bulursun
Vur Açılır ...
Matta 7:7

18 Eylül 2013 Çarşamba

İş ve Ekip Yönetimi

İş yönetmek bir çok şeye benzetilebir ...
Bence,  futbol takımı yönetmek gibi. 
Bir çok farklı pozisyonu olan bir ekip. Birbirine bağlı işlevleri olan, çark gibi rutin bir uyumla dönmesi gereken. 
Hem sıfırdan, uyumlu bir ekip kuracak,  hem de zaman içinde, kendine has bir ekip ruhu yaratacaksınız. 
Ekibiniz olması birşey ifade etmez, tümünün içinde olduğu, bireysellikten bağımsız, apayrı bir beden ve ruh olabilmeliler, uyumlu hareket edebilmek için. 
Bunu siz sağlayacaksınız. 
Farklı özellikleri, kontrol altında tutup, gerektiğinde takım için, negatifi, pozitife çevirip kullanacaksınız. 
Farklı pozisyonlarda, farklı yeteneklere sahip bir takım kuracaksınız ve bu insanlara öncelikle aile terbiyesi verecek, takım ruhu kazandıracaksınız .  
Ana takımın, işlevlerine destek olacak ekibi, keyifle çalışır hale getireceksiniz, maddi farklılıklar olsa bile, bağlılık sağlayacak, keyifle işe gelecekleri motivasyonlar yaratacaksınız. 
Herkesin, bireysel özelliklerini,  takım uyumu için ve takıma gerektiği kadar vermelerini sağlayacaksınız, ne eksik, ne fazla. 
Her birey,  kıymetinin bilindiğini bilecek takım içinde,  bireysellikten uzak,  vücudun bir parçası olduğu bilincini kazanmaları sağlayacaksınız. O vücud, her parçası tam olursa ayakta kalır, bu herkesin yüreğine işleyecek. 
Kiminle ne konuşacağınızı, nasıl motive edeceğinizi en iyi siz bileceksiniz . Patron değil, abla, abi olacaksınız yeri gelince. 
Ama bir şartla, size güvenip içini döken insanın, hiç bir sırrını paylaşmayacaksınız asla. 
Herkes, size arkasını dönebilecek korkmadan. Gerektiği düzeyde, gerektiği şekilde ilişki kuracak, eğlenmeyi, çalışmayı, özel hayatla işi ayırd etmeyi öğreteceksiniz. 
Sapla samanı karıştırır, görgü ve yaşam farklılıklarını gözetmeksizin yüz göz olursanız, onları yönetiyor gibi görünsenizde, çoktan düşmüşsünüzdür gözlerinde.
Birilerinin ağzından laf almak, herseyden haberdar olmak için girdiğiniz bu yol, sizi öyle berbat bir noktaya sürükler ki, ne saygınız kalır, ne seviyeniz. 
Zamanla bu paranoyanız sizi ve tüm karizmanızı bitirir.
 İşte tam bu nedenle...
Dedikodu yapmayacak, yapmamaya alıştıracaksınız. 
Üstünüzde farklı bir yönetim ya da ortaklarınız var ise, işiniz bira daha zor. Sizi kötü göstererek, kendini maskeleyen, yaptığı hoş olmayan şeyleri sizin üstünüze atan, arkanızdan iş çeviren  birileri varsa, asla alet olamayacaksınız . 
Prensiplerini baştan koymadığınız, hiçbir işe girmeyeceksiniz. 
Arada kalmak, farklı grupları balanslamaya çalışmak, uzun vadede nafile bir çabadır. Kimseyi memnun edemez ve üzülürsünüz. 
Takım için geçerli olan uyum,patronlar ve yöneticiler arasında sağlanamadığı takdirde, genel  uyum mutlak bozulur. 
Ekipte kim olursa olsun, baştan sona kadar, herkesin, yetki ve sorumluluklarını açık açık belirtmeli , soru işareti olan bir tek nokta bile bırakmamalısınız. 
Hiç bir şirket,  sadece parayla var olup ayakta kalamaz, iş gücünüze saygı duyulmayan bir ortaklıkta, 5 dakika kalmayacaksınız. Vaktinizi harcayacağınız şeyin, tüm ekibinize olduğu gibi size de getirileri olmasına özen göstereceksiniz. 
Aynı uçaklarda ki gibi ; " maskeyi önce kendinize, sonra çocuğunuza verireceksiniz " 
Sizin oksijensiz bırakıldığınız bir ortamda, ekibiniz için verimli olmanız mümkün değil. 
Stratejiniz ve gelecek planınız olacak, hem yakın, hem uzak... 3 gün sonra ne yapacağınızı da bileceksiniz, 3 ay sonra da.3 yıl demek isterdim ama,  Türkiye şartlarında bu imkansız, ne yazık ki. 
İşinizi herkesten iyi siz bileceksiniz, yönetimde profesyonelleriniz olacak,  ama gerektiğinde, oyuncunuz yanlış hareket yaptığında, doğrusunu öğretecek ve düzeltebilecek durumda olmalısınız. Bunun için, başkasının gözüne baktığınız,  kifayetsiz kaldığınız gün, işiniz bitmiş demektir. 
Elinizdeki iyi oyuncuları korurken , yenilerini yetiştirmeyi ihmal etmeyeceksiniz. Herkesin değerini,  en iyi siz bilecek ve takdir edeceksiniz.  Uyumu bozan, suyu kirleten var ise, düzelmesi için şans tanıyacak,  ama gerektiğinde bırakmayı bileceksiniz. 
Olmadık adamlara bel bağlayıp, sırat köprüsünden geçer gibi geçmeyeceksiniz,  günlerin üstünden. Onca emeği, bir, iki kişiye emanet etmeyeceksiniz sadece. Evet güveneceksiniz, ama kontrolü asla elden bırakmayacaksınız . 
Ekip kurmanın önemini en iyi siz  bilecek, ona göre adam seçecek, cimrilik yapmayacaksınız. Ucuz etin yahnisinin yavan olduğunu, asla kafanızdan çıkartmayacaksınız. 
Ama gereksizde para harcamayacaksınız. Küçük karların, kıstığınız rakamların size ne kadar pahalıya patlayabileceğini  unutmayacaksanız .
İyi olanla, kötüyü ayırd etmeyi, insan kalitesine göre görev vermeyi, bileceksiniz. Bilmediğiniz konularda araştırmaya, gelişmeye devam edeceksiniz. Her gün, işe yeni başlamış gibi amatörce , dikkatle yaklaşacaksınız herşeye. Ben oldum demeden, dedirtmeden. 
İnsanlara sevgiyle iş yaptıracaksınız, saygı kadar. 
Size saygı duyan insanları, ezip, uzaklaştırmayacak, kırmayacaksınız. Diktatörce yaklaşmayacak, kendinizi kimseden üstün saymayacaksınız. Yalnızlık Allah'a mahsus, çevrenizde, size değer veren insanları kaybedip bir başınıza kalmayacaksınız.
Tevazulu olacak,  ama onu da abartmayacaksınız. Mesafeniz, hep olması gerektiği kadar olacak. Asla laubali olmayacaksınız, haddinizi aşıp tepeden de bakmayacaksınız. 
Gelişmeleri için ortam yaratacak, yavaş, yavaş , adım, adım ilerleyecek ve sabırlı olacaksınız. Mutlaka ekip çalışması yapacak, güveneceğiniz kişileri iyi seçeceksiniz. Onlara gereken imkanları sağlayıp, sonra birşeyler bekleyeceksiniz. 
Ama her zaman, her ayrıntıyı kontrol edeceksiniz, sistemli olarak. İp sizin elinizde olacak,  ama çalışanlarınıza kukla muamelesi yapmak için değil, düşerlerse tutmak, sizi düşürmek isterlerse, tutup kenara almak için. 
En saygılı siz olacaksınız, aile büyüğü olarak, doğru olanı vermeden, saygılı davranmadan, pozitif olmadan, ekinizden bu duyguları ve hareketleri bekleyemezsiniz. 
Paradan önce vermeniz gereken değerler var, önce saygı...
Saygı duymadığınız insanlarla çalışmak, eninde sonunda problem yaratacaktır. Baştan işe almayacak, uzatmadan bırakacaksınız.
Ve en önemlisi, hatalı pozisyon kararınızı düzeltmek için, daha büyük bir hataya düşmeyeceksiniz. 
Bir pozisyon boşalınca, sırf ucuz olsun diye, elinizin altında ki ile değiştirip, günü kurtarmak yerine, doğru ve tecrübeli birini bulana kadar,  tüm denetimi elinize alacaksınız. 
Ve yaptığınız hataları araştırıp, sistemi gerekirse baştan kuracaksınız.
İşiniz sistemlerle olacak, insanlarla değil. 
İşin şans kısmı çok yüksek, ama oturduğunuz yerden sadece şans ile bir yerlere gelmek söz konusu değil. 
Şansınız olmazsa da kötü. 
Ancak şu gerçeği unutmamakta da fayda var. Bazı sektörlerde, çok  zeki ve çalışkan olmanıza rağmen, olasılıktır ki fazla zengin olamayacaksınız . 
Bir... sektör müsait olmayacak,
İki...sizin karakteriniz,
İnsanları kullanmayı bilseniz de yapamayacağınız için,
Hırsızlığa girecek hiç bir eylemin içinde olmayacağınız için,
Devletten, iş yaptıklarınızdan,  hileyle, yalanla,   gelir sağlamayacağınız için,
Allah korkunuz ve vicdanınız, insan sevginiz ve saygınız olduğu için. 
Ama önemli olan, uzun vadeli, stabil, iyi bir ekip kurmak, ve düşmanınızın bile,  sizi anarken takdir edeceği,  karakterde olmak ve dürüstlükle çalışmak. 
Bence işadamlarının en önemli eksiği, kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri, başkalarına yapmaları. 
Ekibine çalmanın yollarını öğreten bir patron, kendisinden çalındığında neden kızar ? Başkalarını, kullanarak, emeğini harcayarak kazanıp, yanındaki ekibe hakkını vermeyen neden kızar ?
Anlamıyorum. 
Öğreten sensin yanlış olmanın yollarını, raconunu...
Kim ne derse desin, iş dünyasında, eninde sonunda anılan şey, sizin karakteriniz, güvenirliliğiniz, dürüstlüğünüz ve kendinize olan güveniniz, diğer insanlara karşı saygınız. 
Arkanızdan konuşulanlar ne ? Yüzünüze kimin ne söylediğinden çok ? 
İş, tabi ki para kazanmak için kuruluyor. Ancak, para, asla insandan daha değerli olmamalı. 
İnsana değer veren, kim olursa olsun, her durumda, yanında birilerini görür. 
Uzun vadede, en önemli yatırım, insandır. 
Çok şık bir binanız, büyük bir tesisiniz, milyarlarca liralık servetiniz olabilir. Ekibiniz yoksa, size güvenenler yoksa, iş dünyasında adınız kötüye çıkmışsa ne fayda...
Sistemleri insanlar yönetir, binalar değil. Para yaşamak için, gerek şarttır, ama yeter şart değil. 
Dünyanın bin bir türlü hâli var. Ne oldum diye övünmeli, ne yokluğa yerinmeli. Önemli olan, akıl sağlığın, ruh sağlığın ve beden sağlığın yerinde olsun. 
İş kurulur. 

Allah herkese, kimseye muhtaç olmadan yiyeceği yemek versin, bu çok kıymetli. 
Ama en önemlisi, açgözlülükle boğulmadan, gerektiğinde azla yetinmeyi, elindeki gerçek değerleri korumayı, hayatı paraya tahvil etmeden, insanca, mutlu, huzurlu, onurlu bir hayat yaşayabilmeyi başarmak. 
Son bir gerçek ; Türkiye'de, her işe girmek için belli bir kriter var. Hiç bir özelliğiniz olmasa da, şirket kurup, Patron olabilirsiniz. Yani o kadar da büyütülecek birşey değil. Bunca cehaletin içinde ...


27 Ağustos 2013 Salı

Roma Günlüğü ... Scuola Leonardo Da Vinci

15.07.2013 & Lunedi

Pazartesi sabahı, okul'un ilk günü. Heyecanlıyım, çünkü uzun yıllardır hep öğreten taraf oldum genellikle. Öğrenmeyi benim kadar seven bir insan için, bu bazen çokta keyifli olmuyor. Allah'tan hayatımda, ders alabileceğim insanlarda oldu. Eflatun ne demiş '' Bir kitap okurken, yanına bir insan gelirse,  kapat , onu oku''
Tüm kalbimle inanıyorum. Çünkü hiç birimiz, bu hayattaki tüm bilgi ve tecrübeleri bir ömür durmadan okusak bile yaşamadan kazanamayız. Ve karşımdaki kim olursa olsun, mutlaka benim bilmediğim, bir şeyi tecrübe etmiştir diye düşünüyorum.
Her neyse, sabah kalkıp, bir parça ekmek ve nutella'dan oluşan, kıymetli kahvaltımı yapıp, google'dan okulumu mimleyip dışarı çıktım.
İtalya'nın adetlerini öğrenmek, gerçek bir İtalyan gibi yaşamak istiyorum. Turist gibi dolaşmak çok sıkıcı. Ve ilerleyen günlerde, bize nasıl " kek " muamelesi yaptıklarını, her yeri öğrenince daha iyi anladım . İtalya'ya, hatta herhangi bir yere, çok okazyon değilse turla gitmeyin, inanın gerek yok. Kendi turunuzu, kendiniz yaratın. Dil bilmiyorum diye korkmayın, halledersiniz.
Roma gezimi planlarken, öncelikle alışmak için otel'de kalmayı tercih ettim. Daha sonra, airbnb aracılığıyla bulduğum eve taşınacaktım. iyi bir planlama oldu. Via Del Corso'da bir otel'de kaldığım için, Roma'nın tam kalbinde bir konumdayım. Bu büyük bir avantaj. Kapıdan adımımı atar atmaz, tam karşımda, Basilica dei Santi Ambrogio e Carlo al Corso var. Tüm ihtişamıyla, " Günaydın " diyor bana. Uğramadan geçemiyorum.

Binanın dışı, öyle çok ihtişamlı görünmeyebilir. Ancak içi, gerçekten görülmeye değer.
Yapıdaki kemerlere dikkat edin, aslında Lazio bölgesinde, yani Roma'nında içinde olduğu bölgede, ama özellikle antik şehirde bol miktarda örneğine rastlayacaksınız. Etrüks ve Yunan tarzının karışımı olan mimarisi, kemer, tonoz ve kubbelerden oluşuyor. Araştırdıkça, çok daha keyifli bir yolculuğa dönüşüyor Roma. Boş, boş bakmaktan, size söylenilen sığ bilgileri dinlemekten, çok daha zevkli bir keşif. Çünkü, bir süre sonra, gördüğünüz eser hangi yüzyıldan kalma, ne tip eklentiler yapılmış, az da olsa anlayabiliyorsunuz. Bu şehrin karakterini, yıllar boyunca neler olduğunu hissetmeye başlıyorsunuz. Şehrin anılarına dalmak gibi bir şey bu benim için, muhteşem. Sırlar çözülüyor, bir bir.
İşte o zaman o şehri anlamaya başladınız demektir. Bir yere gidince, tam da  böyle gezmek lazım. Gözlerinizle değil, yüreğinizle.
Bu Basilica'yı mutlaka görün, anlatmayayım yaşayın.
Sabah duanızı basilica'da yapmak nasıl bir duygu derseniz, çok güzel. Roma'da, en çok bu hoşuma gitti. Gün içinde önünüze defalarca gelen kiliselerden birine girip, hangi dinden olursanız olun, duanızı yapıp çıkıyorsunuz. Dini böyle yaşamak güzel. Allah'ın yolunda zorlu tümsekler yok.
Sabah duamı bitirip yola koyuldum. Via del Corso'dan geç, Piazza Navona'ya git, oradan sağa dön, dümdüz yürü. Solda okul. Kayıt işlemlerimi tamamlayıp, ders saatine kadar, yandaki Kafe'ye gidiyorum. Bir bardak Sütlü kahve iyi geliyor. Çay içmiyorum burada, Kahveci oldum. 
Ders zili çalıyor. Okulum eski bir saray , ve Roma'da devamlı karşılaşacağınız bir durumda . Yani tadilat'ta. Burada tadilat günlük bir rutin, nereye giderseniz gidin, devamlı restorasyon çalışmaları yapıldığını göreceksiniz. Sabah oldu mu " Tak" " Tak" çekiç sesi her yerde. Özenle nakış gibi işliyorlar her noktayı. 
Sınıf karışık, Hindistan , Almanya , Rusya , Ukrayna , İspanya , Türkiye : )))))
Öğretmenimiz çok şeker, 50'li yaşlarda bir hanım. Loradana. İlk kelime "  " buongiorno " , iyi günler : )))
Birinci ders, ben, sen , o ...
Yaşasın öğreniyorum. Patron değilim , öğrenciyim. 43 yıldır ilk kez, sadece kendim için, sadece kendim için bir şey yapıyorum. Mutluyum hem de çok. İnsanlardan, Türkiye'den, saçma sapan her şeyden,  uzak kalmak muhteşem bir duygu. Ayrıca okulumda eski bir saraymış,Roma'nın dokusuna uyan bir okulda olmalıydım zaten. Şu an tadilatta, ama bitince çok güzel olacak eminim.

Dersin sonunda bir sürü şey öğrendim. Çok zordu, ama dil öğrenebiliyor olmak, iyice yüreklendirdi beni.
No non niente ?
Di dove sei ?
Quanti anni hai?
Come ti chiami ?
Çalışacak çok şey var. Bu yüzden ders biter bitmez otele. Biraz dinlenip dersi tekrar ediyorum. Acıktım ve buraya gelme sebebim, dil öğrenmekten çok İtalyan mutfağını gerçekten anlamak.O zaman çıkmam lazım. Araştırdığım restorantlardan birine gidemem, çünkü çoooook yorgunum.
O zaman ne yapmalı ? En yakın meydana ... İspanyol merdivenlerine gidiyorum. Ne bulursam atıştırıp, dönmem lazım, biraz ders çalışıp, bir sürü ödev yapmalıyım. Uzun süredir içime kaçan, ortalarda görünmeyen, sinen benliğim geri geliyor sanki. 3 gündür buradayım ama mutluyum. Her şeye ve herkese rağmen.







13 Ağustos 2013 Salı

Roma günlüğüm ... Galleria Doria Pamphilj

Domenica 14.07.2013
Sabah yürüyüşü yapmak için dünyanın en uygun yeri neresi ? Via del Corso tabi ki. Kapılara aşık olan bendeniz için Antika bir okyanus sanki. Grand Plaza'nın önünde başlayan yürüyüşümün, son durağı, Piazza Venezia...
Arada gözüme çarpan bir müzeye dalıyorum , Galleria Doria Pamphilj . Köklü bir ailenin evi, inanılmaz eserler ile dolu. Evi size bugünkü sahibi , prens jonathan doria pamphilj anlatıyor. Minimum 1 saat daha azı kurtarmaz eserler müthiş. Odaları ve salonları gezerken kendinizi, bir balonun ortasında bulabilirsiniz eğer kendinizi verebilirseniz. Çıkıp yoluma devam ediyorum . Buraya yol denemez canlı müze. Başınızı çevirdiğiniz her yer sanat...
Collona, Montecitorio, S. Lorenzo in Lucina...
Hangisine bakacağını şaşırıyor insan . Alelade bir bankanın kapısına takılıp kaldınız mı hiç ? Merak etmeyin Roma'da bakıp kalacaksınız. Çünkü o bile sanat eseri. 
Saat 19:00 beş saattir yürüyorum , dinlenme vakti. Piazza navona o la la ... Dört nehir Çeşmesi , Bernini' nin 1651 yılında yaptığı bir eser. İşte Roma'yı bu yüzden seviyorum. Her yer sanat. Karşımda Sant Agnes ve müzik şöleni. 
İnsan daha ne ister, gözüm, ruhum, topyekün bedenim besleniyor bu şehirde. 
Pazar ayinine katıldım. Keşke bizim dinimizde bu kadar naif ve baştan çıkarıcı , katılımcı olabilse. Kilisenin görkemi karşısında etkilenmemek mümkün değil. Ama dikkat bazı kilise ve bazilikalar, şort ve kolsuz kıyafetlerle kabul etmiyor . 
Dönüş yolunda biraz dükkan baktım. Ucuzluk feci bilsem o kocaman bavulu almazdım : (((
Otele dönüp bir duş faslından sonra yola devam Piazza del popolo. Vatikan. San  Pietro Bazilikası go , go , go...


11 Ağustos 2013 Pazar

Roma günlüğüm ... Piazza ve Fontana

Sabato 13.08.2013
Bu şehri seviyorum, neden bilmem ama kanım burada akıyor sanki. Hiç gelmeden sevmiştim. Gelişimi hep ertelemiştim. Çok özel olmasını istiyordum çünkü . Oysa şehir özel zaten. Derinliği olan her yanı sanatla dolu bir cennet burası. 
İstanbul gibi , ne durumda olursam olayım,  mutlu ediyor  beni , Roma'da aynen öyle. 
Sıcak, sıcacık bir şehir burası . Canlı, neşeli, hayat dolu, sevecen ve tevâzulu . 
İnsanlar,  özenle seçilmiş sanki, hepsi güleryüzlü sempatik. İtalyan dilinin yapısından kaynaklı . Sinirlenmiş halleri bile keyifli. 
Hızlı konuşmaların arasında patlayan kahkahalar, tüm bedenlerini kullanarak konuşan insanlar ve tabi İtalyanca'nın o lirik, tınısı büyüleyici . 
İlk durak Pantheon, ilk gelişimde öylesine etkilendim ki , görmek istediğim ilk yer o. 2000 yılı devirmek üzere olan,  muhteşem bir yapıt. Hiç bozulmamış bir tapınak. İçine girdiğinizde, bütün kalabalığa rağmen, sakinleştiren ve dinginleştiren, bir yapısı var.  Anlatılmaz, yaşanır. Gidip görmelisiniz. Sanki canlı, yaşıyor. M.S. 118 yılında, imparator Adrianus tarafından yaptırılmış . Krallar ve soyluların mezarları ve Raffaello'nun mezarıda burada . Yenilenmeden,  ayakta kalmış enfes bir yapıt . Piazza di spagna , uğramadan geçemezdim. Hınca hınç dolu, sanki herkes burada . XIV. Louis tarafından, Fransız kilisesi, Trinata dei Monti'ye çıkmak için yaptırılmış, merdivenler.  400 yıldır ( bilinen) ayakta duran bu meydanda,  İtalyada bir çok imzasını göreceğiniz, Bernini'ye ait kayık heykeli var. Keşke,  bizim ülkemizde doğsaydı diyeceğim, ama öyle olsaydı, şu an yaşayan hiç bir eseri kalmazdı herhalde. Kurgularına ve anlatımına bayılıyorum. 
Şöyle bir şehir turundan sonra, yorulmuş bacaklarımı, geleneksel Toscana yemekleri yapan, minik bir restaurantta dinlendiriyorum. Terra di Siena . Piazza Navona'nın sonundaki sokaktan sağa girdiğinizde, karşınıza küçük bir meydan çıkacak . Piazza di Pasquino, köşedeki çeşmenin önünde  durup bakın, solunuzda göreceksiniz. 
Piazza Navona, dinlenmek için harika bir mekan bu arada. Antik stadyumun üzerine inşa edilmiş, dev bir barok meydan. Bernini'nin Fontana dei Quattro Fiumi ( dört nehir çeşmesi ) etrafında dizilmiş sayısız kafe, restorant, bar ve çeşit, çeşit müziklerle her saat canlı. 
Gelelim gittiğim restorant'a. Lüks beklemeyin, ama derdiniz gerçek Toscana  mutfağıysa, meydanlarda bulabileceğiniz az ve doğru adreslerden birindesiniz.  Molto bene : )))
Başlangıç gerçek bir klasik, crostini. Gayet basit, ama çok sevdiğim bir giriş yemeği bu. Crostini , kruton anlamına geliyor . Kızarmış ekmek parçaları yani. Ekmekleri küçük parçalar halinde kesip, üstüne farklı malzemeler koyup, fırına verdiğiniz keyifli kezzet. Toscana usulü, . Diğer benzer versiyon ise, bruschetta ... Farkı fırına konmaması, kızarmış ekmeğin üstüne,  sıcakken sarımsak sürülüyor,  kızarmış ekmek doğal rende vazifesi görüyor . Ve onun üstüne de envayi çeşit malzeme. Bazısında mantar, bazısında acılı ezme,  bazısında domates... Gastronomiss bloğumdan, Pazartesi'den itibaren takip edebilirsiniz tariflerimi . 
Roma da, her yerde, iki şeye mutlaka rastlayacaksınız, çeşmeler ve canlı müzik,  bu ikili olmazsa olmaz. 
Bernini, Micheal Angelo, Vivaldi ve dünyanın sayılı sanatkarlarına sahip bir ülkeden ne beklenebilir ki !
Bu noktada,  müzik konusunda küçük ve pek çok kişi tarafından bilinmeyen bir notu belirtmeden geçemeyeceğim.
 Roma Katolik Kilisesi, dinsel müziği örgütlemesinin ve ölçütlemesinin yanı sıra, madrigal ve opera gibi dindışı sözlü müziğin gelişmesine de katkıda bulunmuş ve temelini atmıştır. Oda müziği, konçerto ve senfoninin tohumları o zamanlarda atılmış.
Klasik müziğin, şu an bildiğimiz forma gelmesinde, çeşitlemesinde Roma'nın katkısı tartışılmaz olunca, ülke dev sanatçılarında yetiştiği yer oluyor kaçınılmaz olarak. 
Arya ve aryantikler havada uçuşurken, yanınızdan gelen su sesi ve platoyu andıran evlerin arasında, balkonlardan Nazlı, Nazlı sallanan çiçeklerin doyumsuz ahenginde, cappucino içmek nasıl anlatılır ki ... Burası sanat dolu, burası hayal bahçemin balkonu. Detone bir tek ses, anlamsız bir tek şarkı yok. Bu ülkede, Allah'a şükürler olsun, Türkçe sözlü pop müzik diye devşirme bir kavram yok. Her sabah, arya ile uyanmak tadına doyulmaz bir duygu.

9 Ağustos 2013 Cuma

Roma günlüğüm 1

Herneyse... Devam edelim. 
Herhangi bir taşıt kullanmadığım için, hergün en az 7-8 km yürüyorum . Roma'ya geldiğimden bu yana iki kez taksiye bindim. biri havaalanından otele gelmek için, diğeri tren istasyonuna gitmek için bu kadar. Sonuç, uykusuzluk sorunum bayağı toparlamıştı ama Roma'da topyekün bitti : )))) çünkü cidden yorgun oluyorum, odama döndüğümde . 
Bu arada, tüm ekibim, Rahat edeyim diye müthiş destekliyor, hepsine tek, tek teşekkür ederim. Onların özverisi, çalışkanlığı ve sadakati ile burada bu kadar rahatım. 
Öğrenci olmak çok güzel, okumak muhteşem, bir de hafızam iyi olsaydı . 
Neyse,  her akşam araştırdığım bir Trattoria'da yemek yemeğe çalışıyorum. Çünkü,  bu seyahatin sonunda, elimde detaylı Roma hatta İtalya mutfak rehberi olmasını istiyorum. Detayları oldum olası sevmişimdir. Bir de,  her yemeğin farklı versiyonlarını tatmak önemli bana göre. Minik bir kitap ile paylaşacağım tüm gözlemlerimi . Herkes eline aldığında kolayca nerede, ne yiyeceğini, ne kadar ödeyeceğini ve İtalya'nın kendine özgü bir takım adetlerini biliyor olacak. 
Çünkü İtalya aynen benim gibi, detayları göremezseniz yaşayamazsınız : ))))
Şimdi gelelim genel olarak İtalyan mutfağını tanımaya. Kitabımdan püf noktaları paylaşmaya başlıyorum. Detay isteyenler,  kitabı beklemek zorunda :)))) Desteklerinizi bekliyor olacağım. 
Öncelikle, önemli bir yanılgıyı düzeltmem lazım. Genellikle Roma'yı anlatan site ya da kitaplarda Trattoria'lar, Ristorante ( Restorant) lardan ucuzmuş gibi bir yanılgı yaratılıyor . 
Bu kocaman bir " Yalan"  . İyi birTrattoria, gayet pahalı olabilir. özellikle içki içiyorsanız.  
İkisi arasındaki fark, Trattoria'ların aile işletmeleri olması . Burada herşeyin açığını ve kapalısını bulabilirsiniz. Şimdi bu ne demek diyenler için minik bir tüyo, şarap şişe ile de gelebilir açıkta . Ev yapımı şarapları denemenizi kesinlikle tavsiye ederim . Özellikle Toscana bölgesinde seyahat ediyorsanız . Riske girmemek için bir bardak alabilir ya da tatmak isteyebilirsiniz. Daha sonra birkaç önerim olacak. Eğer direk su isterseniz, büyük olasılıkla açık olarak, cam şişe içinde gelecektir,  çünkü çeşme suyu her yerde içiliyor . İstemiyorsanız mutlaka marka belirtin . Bu arada bir ipucu daha, habire su parası vermenize gerek yok, adım başı bir sürü çeşme var. Siz de İtalyanlar gibi yapın. Şişenizi yanınızda taşıyın ve çeşme gördükçe doldurun. 
Gelelim Trattoria meselesine ...
Trattoria'nın Türkçe'de karşılığı yok.  Bu nedenle , sözlük karıştırmayın. Ha bu arada google translate'e italyanca konusunda hiç güvenmeyin, çünkü burada hemen hemen her kelime, yanına başka bir kelime gelince anlam değiştiriyor. Google bu konuda gerçekten çok kifayetsiz kalıyor. Ve gerçek bir çeviri istiyorsanız, önerim İtalyanca'dan İngilizce'ye oradan Türkçeye çevirmeniz . 
Trattoria, Geleneksel İtalyan Yemekleri yiyebileceğiniz, menüsünde ev yemekleride olan yer diyebiliriz sanırım. Restorant demiyorum , çünkü İtalyanlar bunu şiddetle reddediyor. Şık restoranlarda, İtalyan yemekleri bulamaz mıyım ? Sorusunun yanıtı " evet " bulabilirsiniz. Şık olmayanlarında da. Ama, İtalyanlar Restorantlara, diğer mutfakları denemek istediklerinde gidiyorlar  daha çok, bunu bir yere yazınız . Fark bu. 
Hangi Trattoria'da ne var araştırmanız lazım. Turistik bölgelerdekilerin menüleri, birbirine oldukça benziyor aslında. Bazıları, tüm İtalyan yemeklerinden derlemeler servis ediyor. Bazıları bölgesel ağırlıklı çalışıyor. Ki bu tip yerlerde, çok özel şeyler tadabilirsiniz. Mutfakları bizim gibi çok geniş. Pasta ( makarna ) sosları sonsuz desem yalan olmaz. Benim hiç bir zaman uzmanlık alanım olmadı,  ama balık konusunda da gayet iyiler. Deneyin derim. 
Sardegna'da deniz kestanesi içinde spagetti yiyebilirsiniz mesela . İkisini de seviyorsanız ne ala, alın size bizde olmayan bir lezzet. 
İtalya mutfağı, bölgesel olarak çeşitlilik gösteriyor ve her bölge en iyi mutfağın kendisinde olduğunu iddia ediyor. Sicilya'da deniz ürünleri, Toscana'da et, Roma'da pizza, pasta ağırlıklı bir mutfak var. Seçim sizin. Kuzey, Güney arasında ciddi fark var. Roma'da tatlı kültürü pek yok. Milano bu konuda harikaydı oysa. 
Tiramisu ve dondurma seviyorsanız Roma sizi mutlu edecektir . Ancak diğer tatlıları çok başarılı bulduğumu söyleyemem, bu benim yorumum. 
Benim favorilerim, Roma , Toscana  ve Sicilya mutfağı . 
Toscana daha geleneksel bir mutfak. Roma biraz daha karışmış İtalya geneline. Toscana ayrı bir efsane, ona daha sonra geniş bir zaman ayıracağım . 
Dönelim Trattoria meselesine.  İtalya aşırı turistik bir ülke . Bu nedenle, merkezi noktalarda, çok az sayıda iyi Trattoria var. Çünkü bu noktalar, günün her saati çok kalabalık ve gürültülü. Ancak bu hiç olmadığı ya da kalitesiz olduğu anlamına gelmesin. Çok başarılı örnekler var ve içlerinde, bir asır devirenlerde. Hepsinin sahipleri işin başında. Özelliği bu, aile restorant'ı. 
Öncelikle bunu bir yere not edin . 
Bu arada pasta ( makarna ) pizza gibi yemekler, İtalya geleneği , ama yapılışı bölgesel olarak farklı. Yani sonuç olarak, yemek seçip öyle araştırma yapmalısınız. 
Toscana mutfağı et ağırlıklı, bu nedenle makarna soslarına dikkat edin, eğer et sevmiyorsanız, kuzu ya da bir başka et cinsini yememeyi tercih ediyorsanız, etsiz ama et ile yapılmış bir sosla makarna geldiğinde,  yiyemeyebilirsiniz. Dikkat edin . Benden söylemesi. 
Bir başka önerimde, özellikle Toscana bölgesinde, eğer menüyü anlamadıysanız, mutlaka sorun, dana eti diye sipariş verip ( ki daha yoğun sığır kullanılıyor ) önünüze işkembe yemeği gelebilir . Bir sürü para verip , aç kalabilirsiniz . Ama işkembe seviyorsanız,  mutlaka deneyin, Toscana'ya özel geleneksel bir yemek ve çok sevmiyor olmama rağmen denedim. Gayet güzel. Gelecek yazılarımda örnek menüleri isimleriyle paylaşacağım ...
Fakat çok basit bir ipucu verebilirim. Nerede yerseniz yiyin , lezzetli bir pizza ya da pasta ( makarna ) yiyeceğinizi hemen, hemen garanti edebilirim . Kesinlikle bu işi biliyorlar . Benim gibi çorba sevenlerdenseniz, özellikle Tratorria'ya gittiyseniz çorba yemeği ihmal etmeyin. Sebzeli çorbaları çok leziz. Kocaman bir tabakta geleceğinden ve doyacağınızdan emin olabilirsiniz . Günün çorbasını sormayı ihmal etmeyin . 
Ve unutmayın İtalya'da herşeyi bizler ne yazık ki 2,5 ile çarpmak zorundayız. Paramız çok değersiz. 
Yani bir Avrupa vatandaşı için gayet makul olan fiyat, bize yüksek gelebilir. Ancak elimizden birşey gelmiyor, paramızı bu derece değersiz hale getirenler utansın. 


8 Ağustos 2013 Perşembe

Roma günlüğüm

Roma'ya geldiğimde, inanılmaz bir vaktim olacağını ve uzun süredir bekleyen yemek kitabımı düzenlemeye başlayacağımı,  yazabileceğimi bile düşünmüştüm .  Bu arada olabildiğince, gezicektim. 
Planlarım tamamen ters  çıktı. İlk hafta İtalyancayı biraz söküp, 2. , yani bu hafta mutfağa başlayacaktım. Falan, filan her zamanki gibi planlar tutmadı tabi ; )))
Neden mi ? 
1. Dil konusunda harika bir tip değilim. Çünkü ona ayıracak ne yazık ki vaktim olmadı. ( artık yaratacağım )
2. Şansıma beginner sınıfının yarısı İspanyol, ve l'insegnante ( öğretmenim ) sevgili Loradana son hızla, onlara göre gidiyor , 3. Gün fiil çekimleri bitmişti. Ve benim sorduğum tek soru " Ne dedi " ...
3. İtalyanca hiçte umduğum kadar kolay çıkmadı , tekil, çoğul, kadın, erkek kelime yapısı, gibi bizim hiç bilmediğimiz bir yapı var. Vurguya göre kelimenin anlamı değişiyor. imdaaaat. Oğlumun değimiyle fransızca gibi... Üstelik italyanca yazıldığı gibi okunur denilse bile,  işin aslı hiç te öyle değil. 
Bütün öğleden sonra derse girip, bütün sabah deli gibi ders çalışıyorum. Sınıftakilere yetişmem lazım, bir işi ya tam yapacaksın, ya da hiç başlamayacaksın.  italyan mutfağını anlamak için, bu dili anlamam ilk şart.  Bu herkes için geçerli olmayabilir, ancak ben içimde yaşamak ve hissetmek zorundayım, her konuda. Sığ olan hiçbirşeyden hoşlanmıyorum. 
Herkesin bir kusuru var. Benimki de bu ! Öğrenmeye doyamıyorum, hissetmem lazım. İnandığım şeyin ardından gitmem onu bütün, bütün anlamam lazım. 
Ve Rafine şeyleri seviyorum. Bir dilim ekmek, bir parça peynir olsun yediğim, içinde yeter ki sığlıktan eser olmasın. 
Ne alakası var diyenleri duyabiliyorum. işte fark burada başlıyor. Artık anlatmaktan vazgeçtim, artık herşey sadece Anlayana...




1 Temmuz 2013 Pazartesi

YAŞASIN 44 YAŞ : )))


Yaş dediğin garip, hop diye gelip, geçiyor.
Zaten ilk on evde, okulda geçiyor. İkinci on, Allah'a emanet, üniversiteye girmek için hazırlan, spor takımlarına girmek için uğraş, ailene yaraşır olmak için uğraş, derken hop o da gitti. Geldin mi 20 yaşına, hem de bir çırpıda...
Benim gibi, erkenden ( ne varsa ) evlenenlerden iseniz, üniversite hayatının keyfini yaşayamadan, gençliğinizi bilmeden,  ev sorumluluğu, küt üstüne çocuk, iş, kariyer, para kazanmak için çalışma faslı derken, oldun mu 30 ...
Ne gençlik kalıyor, ne keyif, sorumluluk koşturmaca.
30'lar çok kıymetli, doya doya yaşanmalı derken, hala devam eden kariyer kıskacında yol almaya devam.
Çocuğun okulu, geleceğinin planlanması, sorumluluklar , doğru sandığın yanlış insan, koşuşturma, harala, gürele, gitti mi size 30'larda...
Kendin için ne yaptın sorusunu ilk kez, 40 yaşıma bastığımda sormuştum.
Kendin için ne yaptın ?


Başkalarını mutlu etmek için, başkalarının yüklerini omuzlamak için, ne kadar anlamsızca kendi hayatımı harcadığımı gördüğümde yaşadığım panik görülmeye değerdi.
Komiktir, en yakınımdakiler bile göremedi. Çünkü herkes kendi derdindeydi ve herkesin benimle ilgili tek ortak paydası, onların işine yarıyor olmamdı. O kadar.
Verdiğim tek bir karar vardı.
40'lar benim, sadece benim olacak.
Hiç kimse için ki, buna oğlumda dahil, harcamayacağım.
Yine, gereken her tür sorumluluğu alacağım, ama 10 insan gücünde çalışıp, sabah iş, gece ev, iş seyahatleri, bomboş otel odalarında saatlerce bilgisayar başında, yapayalnız ve şiddetli mutsuz zamanlar yaşamayacağım dedim kendi kendime.
40 yaşıma geldiğimde gördüm ki, insanlar, siz ne verirseniz onu alıyor, bir süre sonra öyle bir tembelleşip, bencilleşiyorlar ki, sizin ne istediğiniz önemli bile olmuyor. Hatta yanılıp, yakılıp basit bir şey isterseniz, bir de şımarıklıkla suçlanıyorsunuz.
Şaka mı bu ?
Sadece, onlar için 7/24 çalışan robot yaratığa dönüşüyorsunuz.
Anlamlı anlamsız her şeyi yapar hale geliyorsunuz. Bir kaç şirket yönetip, aynı zamanda, eve dönüp yemek yapıp, ertesi gün uçağa atlayıp, şehirden, şehir'e koşuyorsunuz.
Komik yanı, yetersiz bulunuyorsunuz.
Şaka mı bu ?
Mütevazi olamayacağım artık, kendime benzeyen bir insanı pek göremiyorum. Hem her daim bakımlı olacak, hem evinde her durumda saraylara layık sofra olacak, hem çoluğuyla, çocuğuyla dört, dörtlük ilgilenecek, hem ailesinin her durumunda yanında olacak, hem arkadaşlarına vakit ayıracak, hem ekip eğitecek, hem organizasyon yönetecek, hem yeni projeler için çalışacak, hem kendi şirketinin, tüm sosyal medya ve tanıtım ağıyla ilgilenecek, hem devlerle savaşacak ve ticari hayatta ayakta kalmaya çalışacak. Hem spor yapıp, deli gibi kitap okuyacak.
Kötü ruhlu insanların hayatımda yarattığı gereksiz vakit kayıplarını saymıyorum bile. Bu tempoda, tanıdığım bir çok insan, nefes bile alamaz.
Boğulur, kalır.
PEH..
Ev hanımı ya da memur olup, saçı başı dağınık gezen, habire kilo alan, yaptığı yemekler hep aynı, evine bakmayan, bir tane kitap okumayı bile dert sayan, çocuklarının geleceğiyle ilgili en ufak yatırım yapmayan, tüm sorumlulukları bir erkeğe yığıp, yan gelip yatmaya alışmış, yaptığı en ufak bir şeyi, genetik bilimde çığır açmış kadar önemli sayan, binlerce insan tanıyorum. Ve hep aynı cümleyi duyarım. '' Ben yıllarımı verdim '' Neye verdin o yılları ''
Ama komiktir, o tip insanlar basit bir şey yaptığında bile önemli olur.
Sonuç olarak, kimse kimseden kıymetli değil, ama kendi kıymetinizi de bilmeniz , bir noktadan sonra öğrenmeniz şartmış.
Ben, bu kısmını biraz zor yollarla yaptım. Asla yaptıklarımla yetinmedim, hep eksik hissettim, daha fazla, daha fazla...
Değer verdiklerim, kıymetimi bilemedi belki de... Bilmiyorum.
Burada hata kimin belli değil. Çok fazla verici olduğunuzda, karşı taraflar alışıyor.
Çünkü insanlar, sizin yaptıklarınızı rutin olarak görmeye başlıyor ve önemli gelmiyor artık. Hep daha fazlasını istemeye, giderek doyumsuz ve yorumsuz hale getirmeye başlıyorlar.
Ve bir süre sonra kendiniz için bir dakika bile ayıramaz, sevdiğiniz kitabı elinize ancak gece ikide almaya başlar hale gelince, hop diyorsunuz dur bakalım.
Bu benim hayatım...
Yeşim yapar, Yeşim halleder lafını duymaktan nefret ettiğim çok gün olmuştur. Anlamsız vakitleri, hiç alakam olmayan insanların işini çözmek için boşu, boşuna harcadım.
Hepsi bir deneyim, geldi geçti.
Kendi önünde bilgisayar varken, bir yerin adresini bile size soran o kadar çok insan var ki.
araştırmaktan bulmaktan aciz. Çünkü kafalar hep başka şeylerle meşgul.
Kendini geliştirmek, araştırmak, okumak değil. O ne yapmış, bu ne yapmış, şuna ne kötülük yapabilirim.
Birinin başına kötü bir şey geldiğinde mutlu oluyor insanlar, bu millet ne zaman bu kadar, kötü, zırcahil ve zavallı oldu.
Üzülüyor insan. Herkes biraz daha kültürlü, biraz daha gelişmiş olsa her şey ne güzel olur.
Karşılıklı sohbet edebilecek insan sayısı o kadar az ki. Sohbetler yavan, hep aynı konular, zekadan eser yok.
İşte tam bu noktada yeter dediğiniz bir an var.
40 yaş benim için aynen öyle bir andı. Artık kendim için yaşamak istediğim, elliyi görmeden, tren kaçmadan önce binmek istediğim bir nokta.
Gençliğimi yaşayamadım, bari orta yaşın keyfine varayım.
Çalışmıyor muyum ?
Aksine daha çok çalışıyorum.
Derdim az mı ?
Aksine çok daha fazla...
Ama karar benim.
Başka hiç kimsenin değil.
Kalbimde ne kadar cam kırığı var ise, tek tek tamir ediyorum. Yavaş, yavaş hiç acele etmeden.
Önemli olan bu. Önce insanın kendini iyice tanıması. Her gün öğrenmek, daha çok öğrenmek.
Merak ettiğin konularda eğitim almak.
Öğrenmenin sonu yok, yaşı yok.
Yeter ki insan istesin.
Keşke, insanlar biraz da çevrelerine bakmayı, çevrelerindeki istekleri, önemleri görmeye çalışsalar o zaman hayat çok daha kolay olurdu.
Devamlı şikayet eden, hayatının her anından mutsuz, ama bunu değiştirmek için hiç bir şey yapmayan insanlardan oluşan bir topluluğuz sanki.
Sihirli değnek bekliyorlar hayatları değişsin diye.
O değnek sizsiniz.
Başka bir değnek yok.
Ya değişirsiniz, ya da birilerinin gölgesinde yaşar gidersiniz.
40 yaş bunun için harika bir yaş.
Şimdi 44'e basacağım. İki tane dört yan yana ... Bir tanesini görünce hayatımın paniğini yaşamıştım.
Artık yaşımla ve kendimle barıştım. Kızmıyorum,  yaşadıklarıma, harcadıklarıma, yapılan haksızlıklara, iyiliğe karşılık kötülükle gelenlere...
Biliyorum ki ben kazançlıyım hep. İçimi tertemiz, kinden, nefretten, cehaletten, intikamdan var olan bütün çirkin cehennemlik duygulardan uzak tuttuğum için.
Önüme bakıyorum. Bir günün, diğerinden güzel olması için çaba gösteriyorum.
Sabah kuş sesi duyduğumda mutlu oluyorum, hala duyabildiğim için.
Sıcak bir simit yediğimde, ağzımdaki tat ile keyif alıyorum.
Güzel bir müzik, harika bir kitap, bir kadeh şarap...
Hayat o kadar zorlanacak, abartılacak bir şey değil.
Annemin lafını kulağıma küpe ettim, her zorda kaldığımda çınlıyor. '' Kızım merak etme, Allah'tan başka kimse sana rızkını veremez. Hala hayatta isen, yiyecek ekmeğin var demektir. Zaten rızkın biterse canını alır. ''
Bu kadar basit.
Bu kadar basit.
Daha iyi bir araba, daha iyi bir ev, daha iyi...
İyinin sonu yok.
Ama hayatın sonu var.
Hem de, her an gelebilecek bir son.
Enerjimi, beni kullanan, sömüren insanlara vermiyorum artık. Benim için yorulan, çabalayan, gerçekten seven insanlara ayırıyorum.
Sevmediğim bir şey varsa, kimse kırılmasın diye katlanmıyorum. Kırmadan istemiyorum diyorum, istemiyorum.
Mucizeler beklemiyorum bu hayattan, sevgiyle, üzüm koruk olmuyor bunu öğrendim.
44 bana iyi geldi.
Demlendim. Büyüdüm.
Ama içimde, cıvıl, cıvıl kanat çırpan kuşun sesini duyuyorum artık. Gözyaşlarımın arasında, yitip gitmiyor.
Çocuk kalbim, o heyecanım hala içimdeymiş, capcanlı...
Hiç kaybetmeyeceğim artık onu, ayakta tutan, coşkulu minik bebeğimi.
Her ne yaşadıysam, yaşadım, hepsi benim, iyi ve ya kötü...
Olsun...
Ve en güzeli artık korkmuyorum.
Ne 40 katırdan, ne 40 satırdan.
Biliyorum ki, her koyun, kendi bacağından asılacak.
Biliyorum ki, mutlu ettiğin kadar mutlu olacaksın.
Biliyorum ki, bu hayatta en büyük ödül, temiz bir yürek, parlak bir zeka, çalışan bir vücut.
Gerisi gerçekten boş.

Artık nasıl mı düşünüyorum... Aslında bu yolda benim yanımda uzun süredir olan, düşündüren sevgili Şems ve Mevlana gibi. Yüreğimde her zaman bir derviştim. Ve iyi ki öyle olmuşum. Bu iyiliği kullananlara kızıyordum. Ama o da bir deneyimmiş. Öğrenmenin sonu yok.


İyiki Geçiyorsun Zaman...
Ya Acının Derinime İşlediği Bir Anda Donsaydın ... Diyorum mesela Mevlanaya öykünerek...
Ya da
Altın olsam Değerimi Herkes Bilir...
Ben Basit Bir '' Demir'' ;Olayım. Değerimi Sadece '' ANLAYAN '' bilsin ... diyorum artık. Şems Gibi
Kötülük yaptın mı kork,
Çünkü o bir tohumdur,
Allah yeşertir, karşına çıkar... Deyince Mevlana hep dinledim, dinliyorum. Ama bu kez, o kötülerin kendi haline acıyarak.
Herkes dışını süslerken, sen içini, kalbini süsle. Herkes başkasının ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarınla meşgul ol ! Dediğinde Mevlana, düşünüyorum. Başkalarının ayıpları kendilerine, bu hayat herkesin sadece kendi başına yaşayabileceği bir yer. Bana ne... Yaptıklarımı reddetmedim, ayıp, günah demedim utanmadım ki, iki yüzlü davranarak . Allah'a Şükür. Yapmaktan korkmadığın şeyi söylemeye utanacak kadar haysiyetsiz olmadım hiç.

Hiç bu kadar kendim olamamışım. Şimdi seviyorum, 40 ları, her gün yeniden doğup büyüyorum.
Ve yaşasın 44 diyorum...
Allah'a Şükür.

Dip Not: 70 li olduğum için 43 e basacağımı söyleyenler var. Bu yaş hesaplama işi çözümsüz bence. Kim ne diyorsa o. 365 gün sadece : )))